Paylaş:
28 İzlenme
Ders Tarihi: 17 Temmuz 2025
İlm-i fıkh, mesaile-i şer'iye-i ameliyeyi bilmektir.
Fakih kime denir.
Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.
Allahumme salli ve rahmetullahi ve bereketi ve resuluna Muhammedin.
Sallü ala tabibi gülübüna Muhammedin.
Sallü ala şifiyi zülubüna Muhammedin.
Allahumme salli ve rahmetullahi ve bereketi ve resuluna Muhammedin.
Evet geçtiğimiz derste Mecerli Ahkâm-ı Adliye'nin hazırlanış süreci, meryete girişi, hazırlanması için duyulan ihtiyaç ve hukuki, siyasi, genel şartlar hakkında konuşmuş idik.
Mecerlenin tam ismi Mecerli Ahkâm-ı Adliye.
Mecerle, mecmua, dergi, bir araya getirilmiş metin gibi anlamlara geliyor.
Şu an halihazırda modern Arapçada da ceride, mecerle, dergi, mecmua manasında yine kullanılan bir kelime.
Mecerli Ahkâm, hükümleri bir araya getiren metin demek.
Yani hükümlerin mecmua, hükümlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitap anlamına geliyor.
Mecerli Ahkâm-ı Adliye, adli hükümleri adliyeye taalluk eden, mahkemelere taalluk eden hükümleri bir araya getiren metin, bir araya getiren kitap anlamına geliyor.
Şimdi İstanbul'da bütün tarihi boyunca iki büyük kodifikasyon dedikleri hadise oluyor.
Yani kanunlaştırma hadisesi oluyor.
Birisi Bizans döneminde 500'lü yıllarda, 540'lı yıllarda o zamanın Bizans İmparatoru Justinianus zamanında bir kanunlaştırma faaliyeti olmuş.
İkincisi de işte tabi Osmanlı'nın bütün tarihi boyunca kanunlar, sultanların emirleri, fermanları hazırlattıkları kanunlameler var.
Ama bu şekilde resmi bir meriyet alacak şekilde bir kanun, modern kanun metinlerine de benzer şekilde bir kanun teşkili Mecerli Ahkâm-ı Adliye ile birlikte oluyor.
İlginçtir bu ikisinin anlamları da birbirine çok yakın.
Corpus Juris Civilis, işte Justinianus zamanında hazırlanan Bizans zamanındaki kanunname, onun anlamı da medeni hukuk mecmuası gibi bir anlamı var.
Yani medeni hukukla ilgili kuralları bir araya getiren kitap anlamına geliyor.
Mecerli Ahkâm-ı Adliye de çok ona yakın bir anlama sahip, adli hükümleri bir araya getiren kitap anlamında.
Mecelle 16 kitaptan oluşuyor, 16 bölüm.
İşte hukukla alakalı özellikle de medeni hukukun muamelat kısmıyla alakalı, eşya ve borçlar hukuku, mali muamelat ilişkileriyle alakalı hükümleri içeren 16 farklı kitap var.
Bir de bütün bu kitapların önüne iki tane mukaddeme koymuşlar, mecelleyi hazırlayan heyet.
Birinci mukaddeme ilmi fıkhın beyanı hakkında, ilmi fıkhın tarif ve taksimi hakkında.
Yani fıkhı ilmi nedir? Bu mecellenin ilgili olduğu, işte hukuk yani İslam dünyasındaki adıyla fıkhı ne demektir?
Fıkhı nasıl bir ilimdir? Onu beyan eden bir madde, çok kısa bir tanım maddesi.
İnşâAllah bugün onun hakkında konuşacağız.
İkinci mukaddeme de yine bu hukukla ilgili kurallara geçmezden evvel konulmuş olan ikinci mukaddeme de,
bizim inşâAllah önümüzdeki derslerde konumuzu teşkil edecek olan kavaydi külliye ile alakalı.
Yani külliye-i kaideler. Burada da 99 tane madde var.
Yani 1 artı 99, işte bu şekilde mecellenin başında 100 tane madde var.
Bunlar, bu külliye-i kaideler, işte İslam hukukuyla alakalı genel, geçer, hemen her babında, işte abdestten, taharetten, namaza, zekattan, oruca, alışverişten, ceza hükümlerine kadar hemen her bölümde,
hemen her konu başlarında bir şekilde etkisi olan, tezahürü olan genel geçer hukuk kurallarına külliye-i kaide deniyor.
Yani şu farzdır, şu haramdır gibi cüz-i hükümlerden değil de, bu hükümleri de yöneten, bu hükümlere de yön veren, bu hükümleri de anlamamızı sağlayan genel geçer ilkelere külliye-i kaide deniyor.
İnşâAllah onu önümüzdeki hafta biraz daha açmaya çalışacağız.
Şimdi bugün birinci makale, yani ilmi fıkhın tarifi hakkındaki maddeyi okuyup, onu inşâAllah şerh etmeye gayret edelim.
Birinci maddesi şöyle, ilmi fıkh, mesail-i şerîye-i ameliyye-i bilmektir.
Bunu böyle tanımlamışlar, gayet kısa, akılda kalıcı, ezberlenmeye de elverişli bir madde.
İlmi fıkh nedir? İlmi fıkh, mesail-i şerîye-i ameliyye-i bilmektir.
İnşâAllah tek tek izah edeceğiz.
Buradaki ilmi fıkhı diye bir izafet terkibi, yani bir isim tamlaması ile gelmiş.
İlim ne demek? İlim tabi bunu daha önceki derslerde muhtelif, buradaki derslerde hocalarımız mutlaka izah ettiler.
İlim genel bir örfî bir, yani ıstılâhî bir kelime olarak, yani sözlükte ilk baktığımızda herhangi bir Arapça lügatte baktığımızda ne manaya gelir?
İşte alime, bir şeyi bilmek değil mi?
Arafe, bir şeyi tanımak, bir şey hakkında malumat sahibi olmak,
Türkçedeki tam karşılığı bilmek, bilgi sahibi olmak.
Ama biraz daha böyle örfî, ıstılâhî, yani böyle bir daha teknik bir tabir olarak, daha dakik bir ıstılâh olarak kullanıldığında, ilim ile üç manayı kastediyor müellifler, alimlerimiz.
Birincisi, bir mesela fen, ilmi fıkhı diyoruz ya, fıkh ilmi, ilmi hadis, hadis ilmi, ilmi kelam, kelam ilmi gibi, yani belli bir ilimden, belli bir fenden, belli bir uzmanlık alanından bahsettiğimizde,
birinci manada, o fenin mesailini idrak.
Yani ilmi fıkh dediğimizde, yani fıkh ilmi ne demektir?
Yani fıkh bilmek, fıkhı ilmi, yani fıkhı bilgisi.
Yani fıkh bilgisine sahip olmak ne anlama geliyor?
İşte fıkh ilminin mesailini idrak anlamına geliyor.
Yani bir fıkh kitabını açtığımızda, işte orada abdestle ilgili, namazla ilgili, taharetle ilgili, alışverişlerle ilgili, helaller, haramlar, işte neler yenir, neler yenmez, neler içilir, neler içilmez gibi, bütün böyle muhtelif meseleler var. Bu meseleleri idrak etmeye deniyor.
Yani ilmi fıkh, dolayısıyla bu manada birinci anlamda, fıkh ilminin meselelerini idrak etmek, öğrenmek, yani kavramak manasına geliyor.
İkincisi, nefsi mesail ve kavait.
Yani ilmi fıkh dediğimizde ikinci anlamı, bu meselelerin bizatihi kendisi.
Yani meseleler ve de kaideler.
Yani o ilmi fıkh, yani bizim onları bilmemize de tabii tekatüm edecek şekilde, bu meselelerin ve kaidelerin kendisi anlamına da geliyor.
Üçüncüsü de, bu mesail ve kavaiti idrakin tekrarından hasıl olan meleke.
Yani bir insan mesela fakihtir dediğimizde, bir insan fıkh ilmini öğrenmiştir, fıkh ilmine sahiptir dediğimizde neyi kastediyoruz?
Yani fakih neyi bilen kimseye fakih denir?
Şimdi mesela muhaddis değil mi? Hadis bilen kimse değil mi?
Müfessir, Kur'an-ı Kerim'i tefsir edebilen değil mi?
Kur'an'ın tefsirine vakıf olan kimse.
İşte mütekellim dediğimizde değil mi? Kelam ilmini bilen kimse.
Kelam hakkında yetkin olan kimse.
Peki fakih kim? Yani kime fakih denir?
Bu çok gerçekten böyle önemli bir soru.
Bunu fukaha da çok önemsemişler.
Kitaplarda çok yoğun bir şekilde bu meseleyi şerh etmeye gayret etmişler.
Yani biz kime fakih diyeceğiz?
Birisi açsa, bir İlmihal kitabını baştan sona ezberlese.
Mesela bu fakih olur mu?
Veya daha da ileriye götürelim.
Mesela işte Fetavai Hindiyye.
Türkçesi de var değil mi? 20 cil kitap.
Bu masayı tamamen kaplıyor.
Açsa birisi mesela bunu baştan sona ezberlese.
Bakın okusa demiyorum.
Yani bütün içindeki bütün meseleleri, hukuk öğrencilerinin derslerden geçmek için yaptıkları gibi tek tek bütün o mevzuatı ezberler gibi
bütün meseleleri idrak etse, öğrense, yani ezber anlamında, ezberlese biz bu kimseye fakih diyecek miyiz?
Ama mesela bir şey sorduğunuzda hiç cevap veremiyor.
Ezberlemiş ama biraz böyle o literal,
o ezberin dışına çıkacak şekilde bir sual yönelttiğinizde biraz böyle hemen cevap veremiyor.
Yani o ezber cümlelerinin dışına çıktığında tutuluyor.
Şimdi biz buna fakih diyecek miyiz?
Veyahut da kendisini ilgilendiren bir mesele ortaya çıktığında,
sıradan, avamdan bir insan, bir müftü efendiye gidip de fetva istediğinde, fetva aldığı zaman, yani kendi meselesiyle ilgili bilgiyi edindiği zaman o mesele özelinde ona fakih biliyor diyebilecek miyiz?
Yani bu kişide oluşan, yani müstehdi dediğimiz fetva isteyen kimsede bu fetvayı öğrendikten sonra o meseleye ilişkin oluşan bilgiye fıkıh bilgisi diyecek miyiz?
İşte diyorlar ki,
böyle muhakkik fakihler, yani bu işin gerçekten künhüne vakıf olmuş fukah-ı kiram hazaratı diyorlar ki, fıkıh işte ne o ne bu.
Yani fıkıh böyle bir ilmihal kitabını, bir hukuk kitabını baştan sona ezberlemek değil.
Yani bu ezberlemekle fakih olunmuyor.
Veyahut da işte bizi ilgilendiren bir mesele, ben derhal işte fetvasını öğrendiğimiz bir meselede oluşan bizdeki kanaat, fıkıh bilgisi demek değil.
O zaman fıkıhlık, fakihlik biraz daha böyle farklı bir işte maharet işi.
Yani meleke diye sonunda vardıkları yer diyorlar ki, yani fakihlik böyle bir takım malumata sahip olmakla malumatın kemiyeti, miktarı farklılaşabilir.
İşte bu on mesele de olabilir, yüz mesele de olabilir, bin mesele de olabilir, on bin mesele de olabilir.
Milyon mesele de olabilir.
Bunları tek tek bilen kimseye, yani bir niceliksel olarak, yani ölçtüğümüzde şu kadar meseleyi bilen kimseye fakih denir gibi bir cümleyi kurmamız isabetli olmuyor.
Bu babta aktarılan bir menkıbe var.
İmam Malik Hazretleri az önce de ismi geçmişti.
İmam Malik Hazretleri malum haliniz Medine-i Münevvere'nin dışına hac ve umre ziyaretleri dışında hiç çıkmamış.
Efendimiz'in Ravza-i Mutaha arasında hiç ayrılmamış.
Hem öğrenciliği orada, talebeliği orada, hocalığı hep orada.
Orada hadis dersleri vermiş, fakih dersleri vermiş.
Çok mübarek bir zat.
Derler ki İmam Malik kendisine sorulan 40 sorunun 39'una Laedri diye cevap veriyormuş.
Yani bilmiyorum diye cevap veriyormuş.
Ama en büyük müştehitlerden birisi kendisi.
Dört mezhepten, dört büyük mezhepten birisinin imamı, İmamı Malik, İmamı Daril Hicra, Hicret Yurdunu'nun imamı olarak andığımız, hürmet ettiğimiz büyük bir alimimiz.
Yani bu tabii şey olabilir, biraz hani o 40'tan da 39'u değildir, işte 10'udur, 20'sidir, önemli değil.
Ama birçok meseleye, kendisine sorulan birçok soruya Laedri, bilmiyorum diye cevap verdiği halde mutlak müştehit sayıyoruz.
Niye?
Çünkü bir müştehit, yani fakihlik, işte fıkıh bilmek demek, iştahat ehliyetine sahip olmak demek, kişinin sahip olduğu bilginin miktarıyla ölçülen bir şey değil.
O bilgi maharetiyle, yani o sürekli fıkıhla iştigal etmek, fıkıh mesailiyle iştigal etmek, sürekli bu meseleleri
mütala etmekten hasıl olan bir meleke var.
İşte bu melekeye fakihlik deniyor.
Bu melekeyi elde etmiş, o işte fıkıh bilgisini kendi nefsinde, idrakinde tamamen yerleştirmiş, artık böyle çok günümüz tabiriyle içselleştirmiş olan, onu özümsemiş olan kimselere fakih deniyor.
Yani şeyle ilgili değil, bildiği meselelerin sayısıyla, kemmiyetiyle alakalı değil.
Ama tabii bu melekenin hasıl olması da, biraz tersinden belki söyleyeceğiz ama, bu melekenin hasıl olması da, bu mesaili sürekli tekrar etmekle, mesaiyle iştigal etmekle oluyor.
Bütün meslekler de böyledir.
Yani hiçbir insan bir meslekte, bir fende, bir zanaatte, bir bilgi ve uzmanlık alanında, hiç temrinde bulunmadan, hiç tekrarda bulunmadan, alıştırmada bulunmadan, antrenmanda bulunmadan uzmanlık elde etmez, meleke elde etmez.
Sürekli tekrarlayacaksınız, sürekli müteala edeceksiniz, sürekli hep geceniz gündüzünüz o olacak.
Bir yerden sonra sizde bir meleke hasıl oluyor.
Artık siz o melekeyle meselelere bakmaya başlıyorsunuz.
Mesela fakihlik mevzu bahisi olunca, fakih dediğimiz kişi,
ayet-i kerimelerle sürekli hemhal, özellikle ahkem ayetleriyle, sürekli onları okuyor, sürekli onları düşünüyor, onların tefsirlerini, bütün vecihlerini öğrenmeye çalışıyor.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'dan rivayet olunan ahkem hadislerini hep müteala ediyor.
Onları farklı alimlerce, sahabe efendilerimiz, tabin efendilerimiz, diğer büyük, daha önceki imamlar, müştehitler nasıl anlamışlar, nasıl izah etmişler, hep bunlarla, gecesi gündüzü bu.
Bunları ezberlemekle fakih olmuyor.
Ama bunları sürekli tekrar etmekle, bunlarla sürekli hemhal olmakla,
bir yerden sonra onda bir meleke hasıl oluyor.
İşte artık böyle eşyaya bakışı, bir fakihçe bakış haline geliyor.
İşte buna fakihlik dediğimiz bu.
Yoksa böyle bir fıkıh kitabını, bir hukuk kitabını ezberlemekle, sadece meseleleri papağan gibi tekrarlamakla fakihlik elde edilmiyor.
Zaten fakih kelimesinin lugavi anlamına da bu terstir.
Yani fıkıh kelimesi, diğer bilgiyi ifade eden, yani bilme süreçlerini ifade eden diğer kelimelerden farklı olarak, derinlemesine kavrayış, bir işin böyle künhünü, hakikatini tam manasıyla kavramak gibi bir anlama sahip.
Sadece kavramakla da kalmıyor.
Yani fakih dediğimiz kişi, fıkh eden kişi dediğimiz, hem kavruyor hem de gereğince amel ediyor.
İşte fıkh böyle bir şey.
Yani mesela alimeden, arefe gibi, yani işte irfan, Türkçedeki kullandığımız irfan, tam ondan bahsetmiyorum da,
Arapçadaki anlamıyla bir şey tanımak, salt bilgi sahibi olmak, işte görmek, duymak, bu gibi bilme süreçlerinden farklı olarak fıkıh, yani fakihlik, fıkh etmek, hem derin kavrayış, hem de bu kavrayışın gerektirdiği şekilde amelde bulunmak.
İkisinden biri eksikse, ona fakih denmiyor.
İşte Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm'ın İbn-i Abbas Hazretlerine duası, değil mi?
İbn-i Abbas Hazretlerine Efendimiz böyle bir duada bulunmuş.
Ey Allah'ım onu dinde fakih kıl ve ona tevhili öğret.
Evet, bu duanın işte tahakkuk olarak İbn-i Abbas Hazretlerine tercüman-ül Kur'an demişler.
Yani Kur'an-ı Kerim'in mütercimi.
Kur'an-ı Kerim'in böyle manalarını açan, Kur'an-ı Kerim'in bir tefsiri gerektiğinde, şu ayet-i kerimede ne kastediliyor, şu ayet neredeydi, şu ayette işte ki manada murad nedir diye, daha sonraki işte Efendimiz'in irtihali sonrasında, büyük sahabilerin özellikle irtihali sonrasında,
genç sahabiler ve tabiin kuşağının hep böyle müracaat ettikleri kişi İbn-i Abbas Hazretleri olmuş.
Onun bir sözü var, diyor ki ben Kur'an-ı Kerim'in hangi ayeti Mekke'de indi, hangi ayeti Medine'de indi, hangi ayeti gündüz indi, hangi ayeti gece indi, hangi ayeti seferde indi, hangi ayeti ikamet halinde indi, hepsini bilirim diyor, Efendimiz'in duasının bir tahakkuki olarak.
Evet, ilmi fıkıh, yani fıkıh bilgisi böyle bir bilgi.
Mesail-i şerieyi ameliyi bilmektir, yani mesaili bilmek.
Mesail ne demek? Mesail, meseleler demek.
Mesele ne demek? Meselede işte sual olunan, hakkında sual olunan şey, problem dediğimiz, bilimlerin problemleri oluyor ya çözmeye çalıştıkları, bizim klasik literatürde de buna mesail diyorlar.
Yani ilimler bir takım meseleleri çözmeye çalışıyor.
Hangi meseleleri? Bir mevzu etrafında dönen, bir konu etrafında dönen meseleleri çözmeye çalışıyorlar.
İşte fıkıh ilminin mesaili nedir?
Fıkıh ilminin mesaili de, mükelleflerin fiillerine ilişkin çözümü araştırılan problemlerdir.
Fıkıh ilminin konusu, tam bu yerim gelmişken, mevzu ve mesail kelimeleri birbiriyle ilişkili kelimeler,
birbirini tamamlayan kelimeler.
Bir ilmin konusu vardır, işte bu konunun etrafında oluşan problemlere de mesail denir.
Fıkıh ilminin konusu nedir? Yani mevzusu nedir?
Efali mükellefin.
Fıkıh ilminin konusu, yani fıkıh ilminde araştırılan, cevabı aranan şey nedir?
Efali mükellefin.
Ama hangi cihetten?
Efali mükellefini, yani bir fizik bilimi gibi, bir kimya-biyoloji bilimi gibi, tıp-psikoloji disiplinleri gibi değil.
Yani onların inceledikleri cihetle değil.
Hitab-ı Allah'ın, hitabının onlara taalluku cihetiyle fıkıh mevzu ediniyor.
Yani bir hitab-ı ilahi var, bizim fiillerimize taalluk eden, bizim fiillerimize yönelen, ilişen.
İşte bu hitab-ı ilahinin fiillerimizdeki neticelerini, fıkıh ilmi tespit etmeye çalışıyor.
Yani bir fiil, bu işte bütün fiiller için geçerli, burada da bir kayıt yok.
Bir mükelleften, yani bir insandan sadır olan her türlü fiil, bu bir ibadet olabilir, bir alışveriş olabilir, yatmak, kalkmak, oturmak, eğlenmek olabilir.
Her türlü, aklınıza ne gelirse, yani hiç kayıtlamadan düşünelim.
Her türlü fiil, efali mükellefin dediğimiz mükelleflerden sadır olan bütün fiiller.
Bu fiillerin alacağı hükümleri, ne gibi hükümler?
Cevaz hükmü, haramlık hükmü, mekruhluk hükmü, mübahlık hükmü, mendupluk, müstehaplık, sünnetlik gibi alacağı hükümleri tek tek belirlemeye çalışıyoruz.
İşte bu sorduğumuz bütün sorular, şunu yapmak caiz midir, şunu yapmak haram mıdır, şunu yapsak günaha girer miyiz, sevap kazanır mıyız, dinde yeri nedir gibi sorduğumuz bütün bu tek tek sorulara, yani cevabını aradığımız şeylere mesail deniyor.
Fıkıh ilminin mesaili bu şekilde cevabı aranan meseleleri demek.
Şimdi mevzu efali mükellefin oluyor.
Mevzu Arapça'da hem konu, bilimlerin konusu demek, hem de özne demek.
Cümlenin iki unsuru vardır ya, özne ve yüklem.
O yüzden fıkıh ilminde bütün cümleler, yani hepsini isim cümlesi gibi düşünelim, bir fıkıh kitabında okuduğumuz her bir cümlenin öznesi, efali mükellefin yüklemi de bir hüküm, bir yargı oluyor.
Yani şu fiil, diyelim mesela elbisemizi giyineceğiz, kıyafet üstümüzü giyineceğiz,
ayakkabımızı giyineceğiz, sağdan başlayacağız.
Ayakkabımızı giyineceğiz, önce sağdan yapacağız.
Bir yere girdiğimizde selam vereceğiz.
Vakit girdi, abdest alacağız, namaz kılacağız.
Bunun gibi bütün mükelleften sadır olan ibadet, muamelat, her neyse,
bütün bu fiiller bir fıkıh kitabında cümlede özne unsurunu teşkil ediyor.
Bir de yüklem unsuru var.
Bu özneye mevzu diyoruz.
Yüklem de mahmuz.
Bununla da şu haramdır, şu helaldir, şu farzdır, şu mekruhtur, şu menduptur, şu mübahtır gibi yargılarda bulunuyoruz.
Dolayısıyla bir fakihin kurduğu bütün cümleler böyledir.
O açıdan fıkıh ilmi, sınırları çok net bir ilim.
Hiçbir zaman kendisini bilen, ne ile iştigal ettiğini bilen bir fakih, bir müellif, fıkıhla ilgili eser veren bir alim, hiçbir zaman bu az önce söylediğimiz unsurların dışına çıkan bir söze yer vermez.
Mutlaka özne mükellefin fiili olur.
Yüklem de ahkamdan birisi, farzlık, haramlık gibi hükümlerden birisi olur.
Bu mesaili bilmeye fıkıh diyoruz ama nasıl mesail?
Şer'i mesail, yani mesaili şer'iye.
Şer'i ne demek?
İşte şer'iyattan gelen demek, şer'iyatta kaynağı olan demek.
İnşallah onu bir sonraki derste biraz daha aşmaya gayret edelim.
Şer'i meseleler ama bu şer'i meselelerin ameli olanları yani amele taluk edenlerini bilmeye fıkıh deniyor.
Rabbim bizlere de inşallah fıkıh etmeyi, tefakkuh edebilmeyi nasibi müyesser eylesin.
Fıkıh edip, bilip o bilginin gereğince de amel edebilmeyi cümlemize nasibi müyesser eylesin.