Mecelle - Küllî Kâideler

— 3. Ders —
Ders Sayfasına Dönün
0:00 0:00
 

Paylaş:

62 İzlenme

Kaldığınız yerden devam etmek için üye olabilirsiniz
Platformumuza üye olarak, derslere kaldığınız yerden devam ederek takip edebilirsiniz.
Üye girişi yapın veya yeni kayıt oluşturun.


Ders Tarihi: 24 Temmuz 2025

#2 Küllî Kâide - Bir işten maksat neyse hüküm ona göredir

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'nin ikinci maddesi, aynı zamanda külli kaideler içerisindeki birinci kaide olan "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir" ilkesini ele alacağız.

Niyet Hadisi

Bu kaide, hemen akla Hz. Peygamber'in (s.a.v.) meşhur Niyet Hadisi'ni getirir:

"İnnemel amalu bin niyat ve innema likulliimri'in ma neva" - Ameller niyetlere göredir ve her bir kişi ne niyet ettiyse onun karşılığını alacaktır.

Bu hadis-i şerif, Efendimizin hicretten sonra irad buyurduğu bir hadistir. Rivayete göre, Mekke'de yaşayan bir zat Ümmü Kays adlı bir hanıma sevdalı olarak Medine'ye hicret etmiştir. Ashab durumu Efendimize arz etmiş ve O da bu hadis-i şerifi buyurmuştur.

Hadisin devamında şöyle geçer: "Kim Allah ve Rasulü için hicret ettiyse hicreti bu uğurda gerçekleşmiştir. Kim de bir dünyalık elde etmek veya bir hanımla nikahlanmak üzere hicret ettiyse onun da ameli ona göre karşılık görecektir."

Niyet Hadisinin Önemi

Bu hadis-i şerif, meşhur hadis kategorisindedir. Hz. Ömer'den nakledilen bu hadis, daha sonra çok yayılarak bütün ümmetin malumu haline gelmiştir. Öyle ki birçok hadis alimi kitaplarına bu hadisle başlamış, Buhari'nin Camiu's-Sahih'inin ilk hadisi de budur.

İmam Ahmed bin Hanbel şöyle demiştir: "Medar'ül İslam selasül ehadis" - "Üç hadis vardır ki, bütün İslam ahkamı bu üç hadisin etrafında döner." Bunlardan birisi "İnneme-l Amalü bin Niyat" hadisidir.

İmam Şafii'nin de şöyle bir sözü vardır: "Niyet hadisi fıkıhtan yetmiş baba dahil bir hadistir." Bu da hadisin ne kadar geniş kapsamlı olduğunu gösterir.

Hadis Türleri Hakkında

Hanefi usul alimleri hadisleri senetleri itibariyle üçe ayırır:

  • Mütevatir hadis: Ümmet tarafından yaygın şekilde nakledilen, kesin bilgi ifade eden hadislerdir.
  • Ahad hadis: Tek tek ravilerin aktardığı, zanni bilgi ifade eden hadislerdir.
  • Meşhur hadis: Bir sahabiden başlayıp tabiin kuşağından itibaren bütün ümmetin malumu haline gelen hadislerdir. Ahad hadisin fevkinde, mütevatir hadisin dununda bir bilgi değeri taşır.

İmam Ahmed bin Hanbel'in Medarül İslam Hadisleri

İmam Ahmed'in belirttiği diğer medar hadisleri şunlardır:

  • "El halalü beyyinun, vel haramü beyyinun ve beynehuma umurun müştebihatun" - Helal bellidir, haram bellidir, arada şüpheli meseler vardır.
  • "Men ahdese fi emrina haza fehuve raddün" - Kim dinimizde olmayan bir şeyi sonradan eklerse bu reddolunur.
  • "La darara vela dırar" - Zarar vermek de yoktur, zarara zararla mukabele etmek de yoktur.

Niyet Nedir?

Niyet, kişinin iradesini bir gayeye doğru tahsis etmesi demektir. İnsan bütün davranışlarını iradesiyle yapar. Bu iradenin bir yöne, bir veciheye tahsis edilmesine niyet denir.

Örneğin, elinizle yüzünüzü yıkadığınızda serinleme gayesiyle yaparsanız bu adet olur, abdest alma gayesiyle yaparsanız ibadet hasıl olur. Sabahtan akşama kadar diyet gayesiyle aç kalabilir, Cenab-ı Allah'ın emrine imtisal için de aç kalabilirsiniz. İlkine adet, ikincisine ibadet denir.

Niyetin İşlevi

Niyetin iki temel işlevi vardır:

Birincisi: Adetlerle ibadetleri birbirinden ayırt etmek. İnsan niyetle bir davranışı Cenab-ı Allah'ın rızasına tahsis ettiğinde o davranış adetten ibadete dönüşür.

İkincisi: İbadetleri kendi içinde birbirinden ayırt etmek. Namaza durduğumuzda farz mı, nafile mi, kaza mı, adak namazı mı kılacağımız niyetimize göre değişir.

Niyete Göre Hüküm Vermek Gayri Meşru Fiilleri Meşrulaştırmaz

Bu hadis hukuk dairesi içerisinde anlaşılmalıdır. Bir insan gayrimeşru bir fiili işleyerek "Ben bunda gayrimeşruyu kastetmedim, Allah'a isyan etmeyi kastetmedim" diyemez. "Bir işten maksat neyse, hüküm ona göredir" cümlesi, bir işin hukuki neticesinin, hukukun belirlediği sınırlar içerisinde alacağı neticenin niyetlere göre değişeceğini ifade eder.

Konuyla İlgili Örnekler

Lukata (Buluntu Mal) Örneği: Yolda sahipsiz bir mal bulan kişi bunu iki farklı niyetle alabilir. Hıfz (koruma) niyetiyle alırsa mücur olur ve hukuki sorumluluk altına girmez. Gasp niyetiyle alırsa farklı müeyyidelere maruz kalır. Mal daha sonra zarar görürse, niyet farkına göre tazmin sorumluluğu değişir.

Vediya (Emanet) Örneği: Emanet bırakılan kişi malı kullanmamalıdır. Eğer izinsiz kullanır ve mal zarar görürse tazmin sorumluluğu doğar. Burada yed-i emanet (emanet eli) ile yed-i hıyanet (hıyanet eli) arasındaki fark niyete bağlıdır.

Bu örnekler gösteriyor ki, hukukun belirlediği sınırlar içerisindeki davranışlarımızın alacağı neticeler - gerek dünyevi hukuki müeyyideler, gerekse uhrevi müeyyideler - niyete bağlıdır. Ancak insanlar niyetleriyle meşru olmayan fiilleri meşru hale getiremezler.

00:00:00

Enzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillahi rabbil alemin
Es salatu ves selamu ala rasulina Muhammeden ve ala alihi ve sahbihi ve ecma'in ve bihi nesta'in
Allahümme alimna ma yenfa'na ve enfa'na bima'l lemtena inneke entel alimul hakim
Ve erinel hakka hakkan ve erzukna itteba'a
Ve erinel batile batilan ve erzukna ictinaba
Ve cealna mimen yestemiunel kavle feyettebi'une ahsene. Amin.
Sallu ala rasulina Muhammed
Sallu ala tabibi kulubina muhammed
Sallu ala şefi'i zünubina Muhammed. Amma baed.

00:00:42

Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye'nin birinci maddesine geçen hafta başlamıştık. Birinci maddede ilmi fıkhın tanımı, tarifi yapılıyor. İlm-i fıkıh, mesaile-i şerîyeyi ameliyeyi bilmektir. Yani fıkhı ilmi nasıl bir ilimdir? Fıkhı ilminde şerî meseleler yani burada mesail ahkâm anlamına geliyor. Fıkh ilmi şerî hükümleri bilme ilmidir. Bu şer'î hükümlerin ameleye taalluk edenlerini bilmektir. Şer'î kelimesini geçen hafta fıkh kavramı üzerine konuşmuştuk.

00:01:18

Mesele kavramı üzerine konuşmuş idik. Meseleler, yani aslında burada meseleler, hükme bağlanmış meseleler anlamında. Yani bu tanımı ilmi fıkh ahkâm şerîyeyi ameliyeyi bilmektir şeklinde de yapabiliriz. Fıkhı ilmi, şerî-ameli meseleleri yani bu meselelerin hükümlerini bilmektir. Mesele neydi? Cevabı aranan sorulara mesele diyoruz.

00:01:44

Şer'î burada birinci önemli kayıt. Tanımda yani meseleye getirilen ahkâma getirilen birinci önemli kayıt şer'îlik. Bizim kitaplarımızda insanlar tarafından erişilen yargılar, yani hüküm ifadeleri ana hatlarıyla üçe ayrılıyor.

00:02:04

Birincisi akli hükümler. Bunlar şer'î bildirim olmadan da; yani bir kitap, bir vahiy, bir peygamberle muhatap olmadan da, insanların akıllarıyla varabilecekleri temel yargılar, yani temel akli hükümler. Evrensel bir şekilde, dünyanın her neresinde yaşarsa yaşasın, sahih, sağlıklı çalışan, işte selim bir aklın bir düşünme sürecinden geçerek, nazar ve istiller ile ulaşabileceği, varabileceği yargılara akli hükümler deniyor. İşte "Bütün parçadan büyüktür, üçüncü hal imkansızdır" gibi ifadeler bu manada akli hükümler.

00:02:45

İkincisi tabiî hükümler. Bu da doğayla alakalı verilen hükümler, varılan yargılar. Doğadaki bir takım rüzgarın esişi yağmurun yağışı, gezegenlerin hareketi kütle çekim kanunları gibi Doğanın işleyişine dair varılan yargılara bunlara da ahkâmı tabiîye deniyor. Yani tabiata ilişkin var olan yargılar verilen hükümler şeklinde.

00:03:12

Şimdi fıkıh ilminde bunların ikisi de bahse konu edilmiyor tabiatıyla Yani akli hükümlerde bahse konu edilmiyor. Tabiî hükümlerde bahse konu edilmiyor Ya ne bahse konu ediliyor? Şer'î hükümler. Yani şeriatta varit olan, şeriatta bahse konu olan, Şeriatın icat ettiği, şeriatın irad ettiği hükümler bahse konu ediliyor.

00:03:37

Şer'î ne demek? Şer'î buna Arapçada nispet ismi deniyor. Yani bir şeye nispet edilen isme, ism-i nispet. İşte mesela İstanbul, İstanbul'a nispetle İstanbulî, Halvet'e nispetle Halvet'i, işte İmam Nakşibend, İmam Nakşibend'e nispetle Nakşibendî şeklinde. Bunlara nispet isimleri deniyor. Şer'î de, o zaman şeriata nispet edilen, yani şer'a nispet edilen demek. Bunun üç manası var. Yani şer'î kelimesi üç, birbiriyle alakalı üç anlama sahip.

00:04:14

Birincisi şeriatta varit olan, yani Kitabullah'ta, Sünnet-i Rasûl'de Aleyhisselatü Vesselam geçen, ifade bulan, her türlü cümle, her türlü yargı, her türlü emir, nehi gibi hükümlere şer'î diyoruz.

00:04:30

Yani şerînin birinci anlamı şeriatta geçen demek, yani kitapta veya sünnette daha geniş manada tabii Kıyas-ı fukaha, işte icma-i ümmette var olan her şeye şer'î deniyor. İşte mesela "namaz şer'î bir fiildir" dediğimizde, namaz şeriatta varit olan kitapta, sünnette geçen bir fiildir demiş oluyoruz.

00:04:52

İkincisi, şer'înin ikincisi, şeriatın talebi olan demek. Yani bu eğer bir emir suretindeyse, işte şeriatın emri, bir nehi suretinde, yasak suretindeyse şeriatın yasağı anlamında. İşte emr-i şerî, nehy-i şer'î dediğimizde de bunu kastediyoruz. Yani şeriatta varit ve de şeriatın bir emir suretinde veya bir nehi suretinde olan hitabına şer'î diyoruz.

00:05:21

Üçüncüsü de şeriatta varit olan bu emir ve nehilere uygun bir şekilde işlenen fiiller demek. İşte bu Türkçe'de "meşru" dediğimiz anlamda. Yani şer'î bir mana meşru, bir şer'î fiil dediğimizde, bu üçüncü anlamıyla meşru fiil kastediyoruz. Yani şeriatta uygun bir şekilde şeriatın emirlerine, yasaklarına, taleplerine Muafık surette işlenen amellere şer'î amel, yani meşru amel diyoruz. Eğer böyle değilse gayr-i meşru hale geliyor. Mesail-i şer'îye o halde şeriatta varit olan, şeriatın emri, şeriatın nehyi, üç anlamı da tatbik edecek olursak, bu şeriattaki emirlere uygun bir şekilde veya aykırı bir şekilde işlenen bütün bu meseleleri, bunlarla alakalı hükümleri bilmek anlamına geliyor.

00:06:17

Tabi şeriatın meseleleri türlü türlü. Bir kısmı akideye talük ediyor. Bir kısmı da amele talük ediyor. Fıkıh ilminde getirilen, bir diğer kayıtla ikinci bir sınırlama daha yapılıyor, Fıkıh ilmi bu meselelerden ameli olanları kendisine inceleme konusu ediyor. Amele talük eden, tabi amelle de burada kast, edilen amal-ül cevarih dediğimiz, zahir amellerle işlenen, zahir azalarla işlenen ameller. Yani elimizle, ayağımızla, gözümüzle, kulağımızla, gövdemizle, bedenimizle İşlediğimiz ameller kastediliyor. Amal-i batına dediğimiz, kalbin amelleri, bu manada fıkhın doğrudan düzenleyebileceği bir saha olmadığı için fıkıh ilminin meseleleri içerisinde onlara yer verilmiyor. Onlarla işte ilm-i tasavvuf, ilm-i ahlak gibi ilimler ilgileniyor.

00:07:19

Amal-ül cevarih dedik, yani zahir azalar İşte bedenimizi teşkil eden huzurlarla işlenen fiiller. Ve bu fiillerin tabi batıni olmakla beraber zahiren gözükmemekle beraber, batınî amelleri ilgilendiren, onlara yön veren bir takım ameller var. Biraz sonraki kaidede de göreceğimiz üzere. Niyet gibi. Bunlar da yine amellerin alacağı hükümleri şekillendirdiği, onlara tesir ettiği için fıkıh ilminin konusu oluyor. Niyet, vesvese, ihtiyat, huşu gibi fiilleri doğrudan ilgilendiren bir takım kalbî, batinî amellerde Fıkıh ilminde bu alakası cihetinden bahse konu edilmiş. İşte bunları bilmeye, ameleye tahallük eden, amellerimizle ilgili düzenleyici, şer'i hükümleri bilmeye fıkıh deniyor.

00:08:16

Şimdi Cenab-ı Allah insanı, dünyaya kendisini bilmek, kendisine kulluk etmek, ibadet, en geniş manasıyla ibadet etmek üzere göndermiş, yaratmış. Ve dünyada ona bir yaşam imkanı bahşetmiş. İnsanlık; tek tek insanlar üzerinden de düşündüğümüzde, nev-î beşer, bütün bir insanlık, Ademoğlu üzerinden de düşündüğümüzde, Cenab-ı Allah'ın muradı, hatta kıyam-ı sa'a, kıyamet kopup da, işte dünya hayatı bütünüyle son bulana dek dünya üzerinde insanlığın, bütün bu insanların, tek tek fertlerin ibadet hali üzere devam etmeleri. Şimdi bu eğer tek tek insanların, yani işte ilk dünyada yaratılmış, gönderilmiş olan insanların bünyeleri, vücutları eğer müsait olsaydı, onlar kıyamete kadar yaşayacak ve ibadete devam edeceklerdi.

00:09:19

Ancak Cenab-ı Allah, insanı bu surette yaratmadığı için, yani insanın bedeni belli bir ömürle mukayyet, cismi belli bir süre yaşamaya elverişli olduğu için ve muradullah da kıyametin, saatin geldiği ana kadar dünyada ibadetin, kulluğun devamı yönünde olduğu için, bu insanlığın nesilden nesle, peş peşe babadan evlada, cedden toruna intikal şeklinde olmuş. Yani dünyadaki kulluk gayesi, insanların nesiller boyunca peş peşe gelmesiyle sürdürülecek şekilde Cenab-ı Allah böyle bir nizam, tesis etmiş. İşte burada yani fıkıhla ilgili meseleleri bu açıdan el alacak olursak kulluk temel, ibadet temel gaye olduğu için fıkıh da kendisine ilk olarak ibadetleri konu ediniyor. İbadeti işleyecek olan insan, fert yaşamak durumunda olduğu için, yani hayatiyetini sürdürmek durumunda olduğu için de, hem tek tek fertler açısından, hem de neslin devamı açısından fıkıhla ilgili meseleler bu şekilde çeşitlenecek. Yani ibadetin devamı için, ibadette bulunabilmek için yaşıyor olmak lazım, hayatta olmak lazım ve nesilden nesile, peş peşe kuşaklar halinde Ademoğlunun devam etmesi lazım.

00:10:54

Birincisi yani insanların tek tek yaşamlarını sürdürebilmeleri, hayattaki ihtiyaçları, bedeni, maddi ihtiyaçlarını temin etmekle mümkün. Yani işte temel ihtiyaçlar dediğimiz yeme, içme, gıda, giyinme, barınma gibi ihtiyaçların temini. Bunun için de bir takım insanlar, yollar geliştirmişler. Ya tabiattan avcılık, tabiattaki nesneleri toplamak, iktisaf etmek suretiyle, hayvanları avlamak suretiyle geçimlerini sağlamışlar, hayatiyetlerini sürdürmüşler. Veyahut da birbirlerine elde ettikleri ürünleri, veya ürettikleri zamanla imal ettikleri ürünleri birbirlerine tebadül etmekle, yani alışveriş yapmakla bunu temin etmişler.

00:11:42

İşte bu insanların tek tek hayatiyetlerini sürdürmek için yapmak durumunda kaldıkları, müracaat etmek durumunda kaldıkları bu muameleler, insanlar arası hukuki ilişkiler zeminini ortaya çıkarmış. Ve bunlarla alakalı hükümlere de fıkıhta muamelât hükümleri denmiş. Yani insanlar arasındaki temel ihtiyaçları karşılamaya dönük olarak cereyan eden ilişkiler, hukuki münasebetler, bütünü ve bunlarla alakalı hükümlere muamelat deniyor.

00:12:13

Bir de nev-î beşerin devamı için, yani insanlığın, soyumuzun devamı için, inkıraza uğramaması için, bir kadınla bir erkeğin nikahlanması ve buradan bir çocuk elde edilmesiyle birlikte nesillerin peş peşe devamı gerekiyor. Bunun için de yani bir erkekle bir kadının bir araya gelerek, aile münasebeti tesis edebilmeleri için de, nikah ahkamı ortaya çıkmış. Yani evlenme veya yerine göre boşanma ile ilgili hükümlerde fıkıhta "münakaat ve müfarekat" dediğimiz bölümde bahse konu edilmiş.

00:12:54

Tabi bütün bunlar insanların hukuka uygun Cenab-ı Allah'ın emirlerine, nehilerine riayet ederek hayatlarını, muamelelerini sürdürmeleri durumunda cari olacak hükümler. Yani ibadetlerle ilgili hükümler, muamelatla ilgili hükümler, münakaat, aile hukukuyla ilgili hükümler, bunların hepsi hukuka uygun bir şekilde insanlar Muradullah'a, şer'i, iradeye uygun bir şekilde yaşamak istediklerinde ne gibi kurallarla muhataplar onlara veriliyor. Tabi insan tabiatı her zaman kurala uygun bir şekilde davranmadığı için, insan tabiatında isyankarlıkta, asilikte, günahkarlıkta bulunduğu için, yani hukuka aykırı diyebileceğimiz hareketler de çok tabi tabi olarak birçok durumda yaşanabildiği için fıkıhta bir diğer düzenleme sahası olarak ceza-i hükümler başlığı açılmış. Yani ukubat dediğimiz klasik fıkıhta neler suç teşkil eder Hem Cenab-ı Allah'a karşı, hem ümmete karşı, kamuya karşı veya kişinin kendisine karşı, hangi davranışları suç teşkil eder ve bu suçlar ne şekilde cezalandırılır. Bunlar da fıkıh içerisinde ukubat dediğimiz başlığı teşkil ediyor. Böylelikle bir fıkıh kitabını açtığımızda, taharet babından, ukubat başlıklarına kadar... İnsanın hayatta karşılaşabileceği bir insanın yani dünya hayatında başına girebilecek her şey ister tek başına yaşasın, ister bir aile içerisinde yaşasın, ister cemiyet içerisinde karışsın, başına girebilecek her şeyle alakalı hükümlerin fıkıh kitaplarında bu şekilde tanzim edildiğini beyan edildiğini görüyoruz. İşte fıkıh böyle bir bilim. 

00:14:53

Şimdi ikinci madde, bu mecelenin tanımdan sonraki ilk madde aslında ilk külli kaide yani şöyle: "Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir." Bu mecelenin külli kaideler içerisinde birincisi oluyor. Bir işten maksat ne ise, hüküm ona göredir. Bu tabi hemen aklımıza Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın bir hadisi şerifini getiriyor. Kale Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesselam: "İnnemel amalu bin niyat ve innema likullimri imma neva." Niyet Hadisi diye bildiğimiz meşhur Efendimizin bir hadisi şerifi var. Ameller niyetlere göredir ve her bir kişi ne niyet ettiyse onun karşılığını alacaktır. Malum-u aliniz bu hadisi şerifi Efendimiz hicretten sonra irad buyurmuşlar. Bir zat, muhacir Ümmü Kays diye de meşhur olmuş. Ümmü Kays diye bir hanıma sevdalı olarak bir zat Mekke'de Medine'ye hicret ediyor. Efendimiz'e halini arz ediyorlar. "Ya Resulallah biz iman ederek hicret ettik, bu zat ise bu kadınla evlenmek uğruna, aşk uğruna hicret etti" diyorlar. Efendimiz de diyor ki "İnnemel amalu bin niyat - Ameller niyetlere göredir ve herkes niyetinin karşılığını alacaktır."

00:16:22

Tabi o zat müslüman oluyor. Yani islam üzere samimi bir şekilde islam üzere bir hayatta yaşıyor. O anlamda Efendimiz onu ihraç etmek üzere, dışarda tutmak üzere bunu söylememiş. Ama amellerimizin en birinci neticesinin, amellerimizden hasılacak esas semerenin, niyetlere göre zuhur edeceğini Efendimiz buyurmuşlar.

00:16:46

Hadisin devamında zaten şöyle geçiyor: "...Femen kânet hicretuhu ilallahi ve rasuluhu, fe hicretuhu ilâ mâ hâcirâ ileyh. Femen kânet hicretuhu li dünyâ yusîbuhâ ev imrâetin yenkihuhâ, fe hicretuhu ilâ mâ hâcirâ ileyh -  ...Kim Allah ve Rasulü için hicret ettiyse hicreti bu uğurda gerçekleşmiştir. Kim de bir dünyalık elde etmek veya bir hanımla nikahlanmak üzere hicret ettiyse onun da hicreti onun da ameli ona göre karşılık görecektir" buyurmuş Efendimiz.

00:17:21

Bu hadis-i şerif Türkçede kullandığımız anlamda bir hem meşhur hadis-i şerif hem de bir hadis ıstılahı olarak da meşhur bir hadis. Bizim Hanefi usul alimlerimiz, hadis-i şerifleri senetleri itibariyle üçe ayırıyorlar. Eğer bir ümmet tarafından yani sahabenin bütünü tarafından tabiine, tabinin bütünü tarafından da tebe-i tabiine aktarılan ve sonraki kuşaklarda da hep böyle yaygın bir şekilde nakledilen bir hadis ise buna "mütevatir hadis" deniyor. Mütevatir hadiste hiçbir şekilde karşı çıkamayacağımız şüphe duyamayacağımız kesinlikle bir zorunlu bilgi ifade eder. Kur'an-ı Kerim'de malumanız tevatüren nakledilmiş bir kitaptır. Efendimizin bu şekilde aktarılmış olan hadislerine mütevatir, işte tevatür şartını taşıyan hadisler diyor.

00:18:16

İkincisi ve daha çok tabi hadislerin kısmı azamı böyle bir ravinin başka bir raviden yani tek tek ravilerin, tek tek ravilerden bir tabinin bir sahabiden bir tebe-i tabinin bir tabinden aktardığı, işte "an filan, an filan" diye gelen hadisler bunlara da "ahad hadisler" diyoruz. Yani "haber-i vahid" dediğimiz tek kişinin rivayetiyle gelen hadisler. Hadislerin çok çok büyük bir kısmı kısmı azamı, bu şekilde günümüze intikal etmiş ve sahih hadis kaynaklarına ulaşmıştır. Bunlara "ahad hadis" diyoruz. Ahad hadisler zanni bilgi ifade ediyor.

00:18:52

Bir de her ikisine de tam uymayan yani ne tam mütevatir diyebileceğimiz, ne de ahad diyebileceğimiz hadis-i şerifler rivayetler var. Bunlar da, sahabilerin Efendimizden, tek tek aktardıkları, yani bir sahabi Efendimizden bir hadisi rivayet ediyor. Ama o sahabi; çok bilinen, tanınan bir zat olduğu veyahut da o rivayet ettiği hadis bir vesileyle, çok bilinir, tanınır hale geldiği için Tabiin kuşağından itibaren bütün ümmetin malumu hale geliyor. Yani artık tek tek raviler tarafından aktarılan bir hadis olmaktan çıkarak, bütün ümmetin tıpkı mütevatir hadisler gibi malumu haline geliyor. Bunlara da Hanefi usulü alimlerimiz "meşhur hadis" diyorlar. Yani Türkçedeki meşhur kelimesiyle alakalı ama daha teknik bir tabir olarak meşhur hadis diyorlar. Meşhur hadisler, ahad hadisin fevkinde, mütevatir hadisinde dun'unda. Yani ahad hadise göre daha güçlü, ama mütevatir hadis kadar da kesin kat'i değil, ama amel edilmektedir bakımından kalbî tatmin edecek kadar bir bilgi ifade ediyorlar. Buna da "ilm-i tümenîne" diyor alimlerimiz.

00:20:08

İşte bu Niyet Hadis-i Şerifi, bu anlamıyla meşhur bir hadisi şerif. Hz. Ömer Efendimiz ilk ravisi, Efendimizden nakleden ravi Hz. Ömer. Daha sonra Hz. Ömer'den çok yayılmak suretiyle bütün ümmetin malumu haline gelmiş. Öyle ki birçok hadis alimi, birçok fakih kitaplarına bu hadisi şerifle başlamışlar. Meşhur Buhari'nin "el-Câmiu's-Sahîh" isimli kitabı, yani Efendimizin hadislerini derlediği en temel, en güçlü sahih hadis kitabı olarak kabul ettiğimiz Buhari'nin, Camiu's-Sahih'inin ilk hadisi de bu Niyet Hadisi'dir.

00:20:51

Bu hadis öyle bir itibara, öyle bir şöhrete kavuşmuş ki, bazı alimler, bazı işte hadis alimleri, fıkha alimleri, akide alimleri bütün İslam ahkamının medarını teşkil eden, ana birkaç hadisi şeriften biri olarak hep bunu zikretmişler. Mesela İmam Ahmed bin Hanbel diyor ki: "Medar'ül İslam selasül ehadis..." yani "Üç hadis vardır ki, bütün İslam ahkamı, bu üç hadisin etrafında döner." Yani bunlar cam'i hadisler. Yani Efendimizin kapsamlı bütün bir İslam ahkamını, Mesail-i Şeriye'yi kuşatacak şekilde irad buyurdukları hadisler. İşte bunlardan birisi "İnneme-l Amalü bin Niyat" hadisi, "Ameller niyetlere göredir" hadisi.

00:21:43

Gerçekten bu hadis öyle geniş kapsamlı bir hadis şerif ki, bütün meselelere bunu tatbik edebiliriz. Yani her bir fıkhi meselenin mutlaka niyetle bir alakasını tesis edebiliriz. İbadetlerden muamelata, ukubattan münakehata her bir amel mutlaka bir şekilde, niyete uğradığı için bütün hükümleri kuşatacak bir kapsama sahip olduğunu görüyoruz.

00:22:07

Bir diğer hadis şerif, "El halalü beyyinun, vel haramü beyyinun ve beynehumâ umurun müştebihatun" hadisi. Bu da yine medar olarak adledilen geniş kapsamlı hadis şeriflerden birisi. Yani "Helal de bellidir. Haram da bellidir. Arada bir takım böyle şüpheli yani şüpheli derken insanların tam idrak edemeyeceği, insanlara ilk bakışta karmaşık gibi gelebilen bazı meseleler vardır. Onlardan uzak durunuz" buyuruyor Efendimiz.

00:22:38

Bir diğer yine medar-ı İslam hadislerinden birisi de "Men ahdese fi emrina haza fehuve raddün - Kim bizim bu dinimizde olmayan, aslında olmayan bir şeyi sonradan eklemeye kalkarsa, dine bid'at olarak sokmaya kalkarsa bu reddolunur, dine dahil edilmesine müsaade edilmez." hadisi şerifi. Bunlar işte medar-ı İslam diye bilinen hadisler.

00:23:05

Başka alimler başka hadisleri de eklemişler. "La darara vela dırara" Hadisi gibi, "Zarar vermek de yoktur, zarara zararla mukabele etmek de yoktur" diye Efendimiz'in bir nehi suretinde irad buyurduğu bir hadisi şerifi var. Yani kimse kimseye zarar da veremez. Verilmiş bir zarara yine zararla mukabele de edilemez. Evet, bunlar medar-ı İslam dediğimiz hadisler.

00:23:35

İmam Şafii'nin de şöyle bir sözü var. Diyor ki "Niyet hadisi fıkıhtan yetmiş baba dahil bir hadistir." Yetmiş farklı başlıkta niyetin, niyet hadisinin taluk ettiği, niyet hadisinin hükmünü belirlediği meselelere tesadüf etmek mümkündür.

00:23:58

Bu hadisi şerifin fıkıhta bir genel kaide haline almış cümle olarak, yani bir kaideye dönüşmüş cümlesine Türkçe'de "Bir işten maksat neyse hükmü ona göredir." Arapça'da da "El umuru bi makasıdîha" deniyor. Yani işler "el-umur", işler maksatlarına göre hüküm alır.

00:24:24

Bu tabi hukuk dairesi içerisinde anlamamız gereken bir hadis. Yani bir insan gayrimeşru bir fiili işleyerek, "Ben bunda gayrimeşrulu kastetmedim. Ben Allah'a isyan etmeyi kastetmedim. Peygamber Efendimiz'in sünnetine aykırı davranmayı kastetmedim. Dolayısıyla ne olacak ki? Yaptığım fiil bir şekilde meşruiyet kazanır" diyemez. Yani "Bir işten maksat neyse, hüküm ona göredir" cümlesi, bir işin hukuki neticesinin, yani hukukun belirlediği sınırlar içerisinde alacağı neticenin, niyetlere göre değişeceğini ifade ediyor. Biraz sonra örnekler üzerinden inşallah açmaya çalışacağız.

00:25:07

Niyet, şimdi niyet ne demek? Niyet, kişinin iradesini bir gayeye doğru tahsis etmesi demek. Şimdi insan, bütün davranışları akil, bali bir insanın bütün davranışları iradedir. İrade-i cüziye çerçevesinde tabi, irade yani insanların hiçbir davranış gayri irade olarak sadır olmaz. Bütün davranışları insanın iradedir. Bu iradeyi bu anlamda kullanıyorum, yani irade cüzye anlamında. Yani yürümemizde iradedir, durmamızda iradedir, kitap okumamızda iradedir, namaz kılmamız, abdest almamız, bütün fiiller bizim irademizle vücut buluyor. Bu iradenin de bir yöne, bir vecihe tahsis edilmesine niyet diyoruz.

00:25:58

Mesela elinizi yüzünüzü yıkadığınızda serinleme gayesiyle, temizlik gayesiyle bunu yaparsanız buna adet diyoruz. Yani sıradan bir beşeri davranış, alışkanlık olarak yapa geldiğimiz davranışlar olarak vücut buluyor. Ama abdest alma gayesiyle yaparsak burada da ibadet hasıl oluyor.

00:26:17

Sabahtan akşama kadar farklı gayelerle, diyet gayesiyle, perhiz gayesiyle, sağlıklı olmak gayesiyle de aç kalabilirsiniz. Cenab-ı Allah'ın emrine imtisalende aç kalabilirsiniz. İşte ilkine adet deniyor, ikincisine de ibadet deniyor.

00:26:37

Niyetin birinci işlevi, birinci faydası adetlerle ibadetleri birbirinden temyiz etmek. Yani insan ne zaman niyetle bir davranışa Cenab-ı Allah'a, Cenab-ı Allah'ın rızasını tahsile tahsis ederse işte orada o davranış adet olmaktan çıkarak ibadete dönüşüyor.

00:26:59

İkinci işlevi niyetin ibadetleri kendi içinde birbirinden temyiz etmek. Yani bir namaza duracağımızda farz namaz mı kılacağız, nafile namaz mı kılacağız, kaza namazı mı kılacağız, adak namazı mı kılacağız, yarım kalmış daha önceden bir namazı tekrar iade etmek için mi kılacağız? Bunların hepsi bizim niyetimize göre değişiyor. Yani "temyiz-i baaz-ı ibadat anbaat", niyetin ikinci işlevi de bu. İbadetleri kendi içinde, hükümlerine göre birbirinden tefrik etmek üzere niyete müracaat ediyoruz.

00:27:37

Şimdi niyet insanın içinde, zihninde şekillenen bir düşünce olduğu için, niyetin başkaları tarafından, niyete başkaları tarafından muttalî olması mümkün değil. Bizim niyetimizi sadece biz bilebiliriz. Cenab-ı Allah biliyor ve sadece biz bilebiliriz. Kimse kimsenin niyetine hariçten bakarak mutlali olmaz. O zaman ne yapacağız? O zaman işte bir takım böyle alametleri niyete, dilalet edecek şekilde birer işaret, birer gösterge olarak kabul etmek durumundayız. Bu da yine mecellede daha sonra gelecek bir kaideye dönüşüyor. "Bir şeyin umur-u batınada delili, ol şeyin makamına kaimdir." Yani biz bir insanın bir davranışı sergiledi. Biz hariçten bakarak onu hangi gaye ile yaptığını bilemeyiz.

00:28:39

Mesela bir malı aldı, yiyecek gıda maddesi olsun onu açtı, yemeye başladı. Bunu hangi gaye ile yiyor? Yani bu kendi malı mı? Kendi malını meşru daire içerisinde tüketerek mi yedi? Başkasına ait miydi? Gasp mi etmişti? Onu itlaf mı ediyor? Bu gibi şeylere biz dışarıdan bakmak suretiyle tam anlamıyla mutlali olamayız. İşte bu yüzden burada hassas bir sınır var. Yani insanların sergiledikleri davranışları, yaptıkları fiilleri salt niyetlerine irca ederek, sadece yani onların beyanlarına irca ederek, sonuca bağladığımız takdirde, pek çok hukuka aykırı fiil, özellikle insanlar arası mali muameleler söz konusu olduğunda, pek çok hukuka aykırı fiil, niyet marifetiyle, yani salih bir niyetin öne sürülmesi marifetiyle meşru hale gelmiş olabilir. Bu da birçok kul hakkının zai olmasına neden olabilir.

00:29:47

İşte burada buna da yol açmayacak şekilde, yani insanların niyetlerini, kendilerince hukuka uygunluk vasıtası haline getirmelerine de yol açmadan bir denge içerisinde hareket etmek gerekiyor. İşte bu denge nedir? Hukukun kişilerin niyetlerini de yerine göre tayin edecek, o ileri sürülen niyet iddiaları üzerinde de, galip olacak, yani onları da belirleyici olacak şekilde, hukuki hükümlerin, yani şer'i hükümlerin meriyet kazanması olacak. Birkaç misal üzerinden şer etmeye çalışalım.

00:30:30

Şimdi mesela bir insan yolda giderken bir sahipsiz mal buluyor. Buna "lukata" deniyor. İşte gidiyoruz yolda bir nesne, bir kitap düşürmüş, birisi bir çanta düşürmüş, bir cüzdan düşürmüş, bir yiyecek düşürmüş. Bunu ne yapıyoruz? Bunu bırakabilirsiniz. Hiç dokunmayabilirsiniz. "Başıma bela almayayım" diyerek. Ama müstahap olan, onu almak, koruma, hıfz etmek eğer varsa yetkili merciler, işte emniyettir, belediyedir, sorumlulara, mesullere götürüp iletmek. Yoksa da ilan edip, "tarif" deniyor buna, ilan edip duyurmak suretiyle, belli bir süre, işte üç gün, beş gün malın türüne göre belli bir süre muhafaza etmek ve sahibini beklemek. Buna "lukata" deniyor. Yani buluntu mal. Bu bir çocuk da olabilir. Yani yolun kenarında bir çocuk da bulabilirsiniz, küçük sahipsiz bir sabi de bulabilirsiniz. Buna da "lakît" deniyor. Yani sahipsiz, bulunmuş işte, cami şadırvanına bırakılmış çocuklar gibi, bunlara da lakît deniyor.

00:31:43

Şimdi bir insan yoldan giderken bir sahipsiz malı buldu ve aldı. Şimdi bunun üzerinde bir takım tasarruflar da bulunacak. Bunu aldı götürdü evine, dükkanına, deposuna neyse... götürdü. Şimdi bunu hıfz niyetiyle mi yaptı? Yani koruma niyetiyle mi yaptı? Yoksa sahipsiz bir mal ben buna el koyayım, bundan istifade edeyim, bundan yaralanayım, bunu tüketeyim, buna el koyayım, gasp edeyim niyetiyle mi yaptı? Şimdi bunların hepsinin hükmü farklı. Yani hıfz niyetiyle, koruma muhafaza etme ve tarif ettiklerini ilan ettikten sonra sahibi gelene kadar başkaları tasallut etmesin diye öyle bir niyetle aldıysa, me'cur olacaktır, yani bunun ecrine nail olacaktır ve hukuki hiçbir sorumluluk altına da girmeyecektir.

00:32:35

Ancak gasp niyetiyle ona el koyma, haksız yere temellük etme niyetiyle el koyduysa da, uğrayacağı müeyyedeler farklı olacaktır. İşte daha sonra mesela lukatanın başına bir şey geldi. Lukatayı aldınız, götürdünüz eve bir yer, mesela bir hayvan olsun şeye bağladınız. İşte avlunuza bağladınız, hayvan diyelim işte şimşek çaktı, ne bileyim çok bir şey oldu, soğuk geldi, ne bileyim bir yırtıcı hayvan geldi, saldırdı, hayvan itlaf oldu. Eğer siz lukatayı muhafaza etme, o buluntu malı koruma sahibine iade etme niyetiyle getirdiyseniz ve malın o esnada yani malın başına bir şey geldiyse sizin hiçbir sorumluluğunuz yok. Çünkü siz bu malı yed-i emanet olarak aldınız. Yani emanet üzere, sahibine teslim etmek üzere onun üzerinde zilletlik tesis ettiniz. O malın başına, sizin saldırınız olmadıkça, sizin tecavüzünüz olmadıkça, yani taammüden bir üzerinde haksız fiiliniz olmadıkça malın başına gelenlerden mesul değilsiniz.

00:33:45

Ama eğer el koyma gayesiyle, gasp etme gayesiyle alır evinize getirirsiniz, avlunuza getirirsiniz ve malın başına bir şey gelirse o takdirde malın tazminiyle muhatap oluyorsunuz. Evet.

00:34:00

Ve bir diğer örnek "vediya" dediğimiz bir hukuki işlem var. Emanet bırakma Türkçe'de "emanet" dediğimiz, emanet bırakma sözleşmesi sizin bir malınız var belli bir süre onu yanınızda bulunduramayacaksınız mesela tatile gidiyorsunuz memlekete gidiyorsunuz, yurt dışı seyahatine iş gezisine çıkıyorsunuz falan bir kuşunuz var, evde bir hayvanınız var bunu bırakıyorsunuz. Buna vediya deniyor. Yani emanet bırakma akti. Şimdi emanet bırakılan kişi buna da vuda deniyor. Yani yanında bir mal emanet bırakılan kişi, bu mal üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Bulunamaz.

00:34:48

Tasarrufta bulunmaması lazım. Yani emanet bırakılan malı kullanmaması, ondan yararlanmaması lazım. Yararlandı diyelim caiz olmamakla beraber maldan istifade etti yararlandı. Mesela giyecek bir bir elbiseydi, onu giydi. Araba mesela emanet edilmişti. Arabayı kullandı. Yine dediğim gibi caiz olmamakla beraber bunun herhangi bir cezai müeyyedesi yok. Ama siz izin verilmediği halde yani kullanmanıza, yararlanmanıza izin verilmediği, salt emanet olarak sizde bırakıldığı halde bir maldan bu şekilde haksız yararlanırsanız ve o malın o esnada başına bir şey gelirse kaza yaptınız diyelim emanet arabayla kaza yaptınız. Ve işte giydiniz elbise bir şey oldu yırtıldı. Bu takdirde tazmin sorumluluğu doğuyor. Yani o malın, sizin kusurunuz olmasa dahi, sizin ihmalinizden, sizin taadlinizden, yani haksız fiilinizden kaynaklanmasa dahi o malın başına bir şey geldiği takdirde, tazminiyle sorumlu oluyorsunuz.

00:35:57

İşte burada bu sorumluluğu birbirinden ayıran yani kişinin tazminle sorumlu olup olmadığını birbirinden ayırmamızı sağlayan unsur niyet. Siz o mal üzerindeki o tasarrufu hangi niyetle yaptınız? Gayri meşru bir şekilde kullanma niyetiyle mi yaptınız, yoksa başka yani muhafaza aldınız malı muhafaza gayesiyle bir yerden başka bir yere intikal ettiriyordunuz. O esnada başına bir şey geldi. Yine tazmin sorumluluğu yok. Ama izinsiz yere kullanma kastı sergilediniz. Böyle bir niyetle mal üzerinde tasarrufta bulundunuz ve ola ki malın başına bir şey geldi. Bu durumda tazmin sorumluluğu doğuyor. İşte bunların ikisine, bu iki duruma iki tabir kullanıyoruz. Yed-i emanet ve yed-i hıyanet.

00:36:48

Yani emanet üzere bir ziliyetlik tesis edilmişti. Yani vediye akdiyle birlikte kişiler arasında, taraflar arasında emanete dayalı bir ilişki, bir hukuki münasebet tesis edilmişti. Vedia bırakılan kişi, emanet kabul eden kişi bunun dışına çıkmak suretiyle, kendisine tanınan yetkinin, iznin dışına çıkmak suretiyle yed-i emaneti, yed-i hıyanete dönüştürdü ve dolayısıyla malın başına gelen her şeyden sorumlu hale geldi.

00:37:24

Yani bir işten maksat neyse hüküm ona göredir, ameller niyetlere göredir. Bizim hukuk içerisinde tekrar edelim, yani hukukun belirlediği sınırlar içerisindeki davranışlarımızın alacağı neticeler; gerek dünyevi neticeler, hukuki müeydeler, tazmin sorumluluğu gibi, hukuki müeydeler, gerekse uhrevi müeydeler, işte sevap, ikap gibi fiillerimizin alacağı neticeler hep niyete bağlı ama insanlar niyetleriyle meşru fiilleri de gayri meşru fiilleri de kendilerinden meşruya dönüştüremezler. Tabi zaruret hali gibi cinayi durumlar bunun dışında.

00:38:09

Evet birinci maddeyi böylelikle şerh etmeye gayret ettik. İnşallah önümüzdeki hafta yani mecellenin üçüncü maddesi ama ikinci külli kaide olan yine bununla alakalı niyetle alakalı bir diğer kaideye, "ukutta itibar makasıt ve meaniyedir" şeklindeki kaideye inşallah intikal edeceğiz.

00:38:33

Rabbim niyetlerimizi halis eylesin. 
Yed-i emanet içerisinde bütün fiillerimizi icra edebilmeye bizleri muvaffak eylesin. 
Hıyanetten ber'î eylesin.
el-Fatiha

0:00 -0:00