Paylaş:
27 İzlenme
Ders Tarihi: 24 Temmuz 2025
Bir işten maksat neyse hüküm ona göredir.
3 cami hadis. (20:00)
Enzübillahimineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim Elhamdülillahi rabbil alemin Es salatu ves selamu ala rasulina muhammeden ve ala alihi ve sahbihi ve ecma'in ve bihi nesta'in Allahümme alimna ma yenfa'na ve enfa'na bima'l lemtena inneke entel alimul hakim
ve erinel haqqa haqqan ve erzukna itteba'a ve erinel batile batilan ve erzukna ijtinaba ve cealna mimen yestemiunel qawle feyettebi'une ahsene Amin Sallu ala rasulina muhammed
Sallu ala tabibi kulubina muhammed Sallu ala şefi'i dhunubina muhammed Önce ahkâm adliyenin birinci maddesine geçen hafta başlamıştık Birinci maddede ilmi fıkhın tanımı tarifi yapılıyor İlmi fıkhı mesaili şerîyeyi ameliyeyi bilmektir
Yani fıkhı ilmi nasıl bir ilimdir?
Fıkhı ilminde şerî meseleler yani burada mesail ahkâm anlamına geliyor Fıkh ilmi şerî hükümleri bilme ilmidir Bu şerî hükümlerin ameleye taalluk edenlerini bilmektir Şerî kelimesi geçen hafta fıkh kavramı üzerine konuşmuştuk
Mesele kavramı üzerine konuşmuş idik Meseleler yani aslında burada meseleler hükme bağlanmış meseleler anlamında Yani bu tanımı ilmi fıkh ahkâm şerîyeyi ameliyeyi bilmektir şeklinde de yapabiliriz Fıkhı ilmi şerî ameli meseleleri yani bu meselelerin hükümlerini bilmektir Mesele neydi? Cevabı aranan sorulara mesele diyoruz
Şerî burada birinci önemli kayıt Tanımda yani meseleye getirilen ahkâma getirilen birinci önemli kayıt şerîlik Bizim kitaplarımızda insanlar tarafından erişilen yargılar Yani hüküm ifadeleri ana hatlarıyla üçe ayrılıyor Birincisi akli hükümler bunlar şerî bildirim olmadan da
Yani bir kitap bir vahiy bir peygamberle muhatap olmadan da İnsanların akıllarıyla varabilecekleri temel yargılar yani temel akli hükümler Evrensel bir şekilde dünyanın her neresinde yaşarsa yaşasın Sahi sağlıklı çalışan işte selim bir aklın bir düşünme sürecinden geçerek Nazar ve istiller ile ulaşabileceği varabileceği yargılara akli hükümler deniyor
İşte bütün parçadan büyüktür Üçüncü hal imkansızdır gibi ifadeler bu manada akli hükümler İkincisi tabiî hükümler Bu da doğayla alakalı verilen hükümler varılan yargılar Doğadaki bir takım rüzgarın esişi yağmurun yağışı
Gezegenlerin hareketi kütle çekim kanunları gibi Doğanın işleyişine dair varılan yargılara bunlara da ahkâmı tabiîye deniyor Yani tabiata ilişkin var olan yargılar verilen hükümler şeklinde Fıkıh ilminde bunların ikisi de bahse konu edilmiyor tabiatıyla Yani akli hükümlerde bahse konu edilmiyor
Tabiî hükümlerde bahse konu edilmiyor Ya ne bahse konu ediliyor?
Şerî hükümler Yani şeriatta varit olan şeriatta bahse konu olan Şeriatın icat ettiği, şeriatın irad ettiği hükümler bahse konu ediliyor
Şerî ne demek?
Şerî buna Arapçada nispet ismi deniyor Yani bir şeye nispet edilen isme, ismi nispet İşte mesela İstanbul, İstanbul'a nispetle İstanbulî Halvet'e nispetle Halvet'i
İşte İmam Nakşibend, İmam Nakşibend'e nispetle Nakşibendi şeklinde Bunlara nispet isimleri deniyor Şerî de o zaman şeriata nispet edilen, yani şer'a nispet edilen demek Bunun üç manası var Yani şerî kelimesi üç, birbiriyle alakalı
Üç anlama sahip Birincisi şeriatta varit olan, yani Kitabullah'ta, Sünnet-i Rasûl'de Aleyhisselatü Vesselam Geçen ifade bulan her türlü cümle, her türlü yargı Her türlü emir, nehi gibi hükümlere şerî diyoruz
Yani şerînin birinci anlamı şeriatta geçen demek Yani kitapta veya sünnette daha geniş manada tabii Kıyası fukaha, işte icma-i ümmette var olan her şeye şerî deniyor İşte mesela namaz şerî bir fiildir dediğimizde Namaz şeriatta varit olan kitapta, sünnette geçen bir fiildir demiş oluyoruz
İkincisi, şerînin ikincisi şeriatın talebi olan demek Yani bu eğer bir emir suretindeyse, işte şeriatın emri Bir nehi suretinde, yasak suretindeyse şeriatın yasağı anlamında İşte emri şerî, nehi şerî dediğimizde de bunu kastediyoruz Yani şeriatta varit ve de şeriatın bir emir suretinde veya bir nehi suretinde olan
Hitabına şerî diyoruz Üçüncüsü de şeriatta varit olan bu emir ve nehilere uygun bir şekilde işlenen fiiller demek İşte bu Türkçe'de meşru dediğimiz anlamda Yani şerî bir mana meşru, bir şerî fiil dediğimizde Bu üçüncü anlamıyla meşru fiil kastediyoruz
Yani şeriatta uygun bir şekilde şeriatın emirlerine, yasaklarına, taleplerine Muafık surette işlenen amellere şerî amel yani meşru amel diyoruz Eğer böyle değilse gari meşru hale geliyor Mesaili şerîye o halde şeriatta varit olan Şeriatın emri, şeriatın nehi
Hiç üç anlamı da tatbik edecek olursak Bu şeriattaki emirlere uygun bir şekilde veya aykırı bir şekilde işlenen Bütün bu meseleleri, bunlarla alakalı hükümleri bilmek anlamına geliyor Tabi şeriatın meseleleri türlü türlü Bir kısmı akideye talük ediyor
Bir kısmı da amele talük ediyor Fıkıh ilminde getirilen bir diğer kayıtla ikinci bir sınırlama daha yapılıyor Fıkıh ilmi bu meselelerden ameli olanları kendisine inceleme konusu ediyor Amele talük eden, tabi amele de burada kast edilen Amal-ül cevari dediğimiz
Zahir amellerle işlenen, zahir azalarla işlenen ameller Yani elimizle, ayağımızla, gözümüzle, kulağımızla, gövdemizle, bedenimizle İşlediğimiz ameller kastediliyor Amali batına dediğimiz, kalbin amelleri Bu manada fıkhın doğrudan düzenleyebileceği bir saha olmadığı için
Fıkıh ilminin meseleleri içerisinde onlara yer verilmiyor Onlarla işte ilmi tasavvuf, ilmi ahlak gibi ilimler ilgileniyor Amal-ül cevari dedik, yani zahir azalar İşte bedenimizi teşkil eden huzurlarla işlenen fiiller Ve bu fiillerin tabi batıni olmakla beraber
Zahiren gözükmemekle beraber Batıni amelleri ilgilendiren, onlara yön veren bir takım ameller var Biraz sonraki kaidede de göreceğimiz üzere Niyet gibi Bunlar da yine amellerin alacağı hükümleri şekillendirdiği
Onlara tesir ettiği için fıkıh ilminin konusu oluyor Niyet, vesvese, ihtiyat, huşu gibi Fiilleri doğrudan ilgilendiren bir takım kalbi, batini amellerde Fıkıh ilminde bu alakası cihetinden bahse konu edilmiş İşte bunları bilmeye, ameleye tahallük eden
Amellerimizle ilgili düzenleyici, şer'i hükümleri bilmeye fıkıh deniyor Şimdi Cenab-ı Allah İnsanı, dünyaya kendisini bilmek Kendisine kulluk etmek İbadet en geniş manasıyla
İbadet etmek üzere göndermiş, yaratmış ve dünyada ona bir yaşam imkanı bahşetmiş İnsanlık, tek tek insanlar üzerinden de düşündüğümüzde Nev'i beşer, bütün bir insanlık, Ademoğlu üzerinden de düşündüğümüzde Cenab-ı Allah'ın muradı Hatta kıyam-ı sığa, kıyamet kopup da işte dünya hayatı bütünüyle son bulana dek
Dünya üzerinde insanlığın, bütün bu insanların, tek tek fertlerin İbadet hali üzere devam etmeleri Şimdi bu eğer tek tek insanların, yani işte ilk dünyada yaratılmış, gönderilmiş olan İnsanların bünyeleri, vücutları eğer müsait olsaydı Onlar kıyamete kadar yaşayacak ve ibadete devam edeceklerdi
Ancak Cenab-ı Allah, insanı bu surette yaratmadığı için Yani insanın bedeni belli bir ömürle mukayyet, cismi belli bir süre yaşamaya elverişli olduğu için Ve muradullah da kıyametin saatin geldiği ana kadar dünyada ibadetin, kulluğun devamı yönünde olduğu için Bu insanlığın nesilden nesle, peş peşe babadan evlada, cedden toruna intikal şeklinde olmuş Yani dünyadaki kulluk gayesi, insanların nesiller boyunca peş peşe gelmesiyle sürdürülecek şekilde
Cenab-ı Allah böyle bir nizam, tesis etmiş İşte burada yani fıkıhla ilgili meseleleri bu açıdan el alacak olursak Kulluk, temel ibadet, temel gaye olduğu için Fıkıh da kendisine ilk olarak ibadetleri konu ediniyor İbadeti işleyecek olan insan, fert yaşamak durumunda olduğu için
Yani hayatiyetini sürdürmek durumunda olduğu için de Hem tek tek fertler açısından hem de neslin devamı açısından Fıkıhla ilgili meseleler bu şekilde çeşitlenecek Yani ibadetin devamı için, ibadette bulunabilmek için yaşıyor olmak lazım, hayatta olmak lazım Ve nesilden nesile, peş peşe kuşaklar halinde Ademoğlunun devam etmesi lazım
Birincisi yani insanların tek tek yaşamlarını sürdürebilmeleri Hayattaki ihtiyaçları, bedeni, maddi ihtiyaçlarını temin etmekle mümkün Yani işte temel ihtiyaçlar dediğimiz Yeme, içme, gıda, giyinme, barınma gibi ihtiyaçların temini Bunun için de bir takım insanlar yollar geliştirmişler
Ya tabiattan avcılık, tabiattaki nesneleri toplamak, iktisaf etmek suretiyle Hayvanları avlamak suretiyle geçimlerini sağlamışlar Hayatiyetlerini sürdürmüşler Veyahut da birbirlerine elde ettikleri ürünleri Veya ürettikleri zamanla imal ettikleri ürünleri birbirlerine tebadül etmekle
Yanlış alışveriş yapmakla bunu temin etmişler İşte bu insanların tek tek hayatiyetlerini sürdürmek için Yapmak durumunda kaldıkları, müracaat etmek durumunda kaldıkları bu muameleler İnsanlar arası hukuki ilişkiler zeminini ortaya çıkarmış Ve bunlarla alakalı hükümlere de fıkıhta muamelat hükümleri denmiş
Yani insanlar arasındaki temel ihtiyaçları karşılamaya dönük olarak Cereyan eden ilişkiler, hukuki münasebetler Bütünü ve bunlarla alakalı hükümlere muamelat deniyor Bir de nevi beşerin devamı için Yani insanlığın, soyumuzun devamı için, inkıraza uğramaması için
Bir kadınla bir erkeğin nikahlanması ve buradan bir çocuk elde edilmesiyle birlikte Nesillerin peş peşe devamı gerekiyor Bunun için de yani bir erkekle bir kadının bir araya gelerek Aile münasebeti tesis edebilmeleri için de nikah ahkamı ortaya çıkmış Yani evlenme veya yerine göre boşanma ile ilgili hükümlerde
Fıkıhta münakaat ve müfarekat dediğimiz bölümde bahse konu edilmiş Tabi bütün bunlar insanların hukuka uygun Cenab-ı Allah'ın emirlerine, nehilerine riayet ederek Hayatlarını, muamelelerini sürdürmeleri durumunda cari olacak hükümler Yani ibadetlerle ilgili hükümler, muamelatla ilgili hükümler, münakaat, aile hukukuyla ilgili hükümler
Bunların hepsi hukuka uygun bir şekilde insanlar Muradullah'a, şer'i, iradeye uygun bir şekilde yaşamak istediklerinde Ne gibi kurallarla muhataplar onlara veriliyor Tabi insan tabiatı her zaman kurala uygun bir şekilde davranmadığı için İnsan tabiatında isyankarlıkta, asilikte, günahkarlıkta bulunduğu için
Yani hukuka aykırı diyebileceğimiz hareketler de çok tabi tabi olarak Birçok durumda yaşanabildiği için Fıkıhta bir diğer düzenleme sahası olarak cezai hükümler başlığı açılmış Yani ukubat dediğimiz klasik fıkıhta neler suç teşkil eder Hem Cenab-ı Allah'a karşı, hem ümmete karşı, kamuya karşı veya kişinin kendisine karşı
Hangi davranışları suç teşkil eder ve bu suçlar ne şekilde cezalandırılır Bunlar da fıkıh içerisinde ukubat dediğimiz başlığı teşkil ediyor Böylelikle bir fıkıh kitabını açtığımızda Taharet babından ukubat başlıklarına kadar İnsanın hayatta karşılaşabileceği bir insanın yani dünya hayatında başına girebilecek her şey
İster tek başına yaşasın, ister bir aile içerisinde yaşasın, ister cemiyet içerisinde karışsın Başına girebilecek her şeyle alakalı hükümlerin fıkıh kitaplarında bu şekilde tanzim edildiğini Beyan edildiğini görüyoruz. İşte fıkıh böyle bir bilim Şimdi ikinci madde, bu mecelenin tanımdan sonraki ilk madde aslında ilk külli kaide yani Şöyle bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir
Bu mecelenin külli kaideler içerisinde birincisi oluyor Bir işten maksat ne ise hüküm ona göredir Bu tabi hemen aklımıza Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın bir hadisi şerifini getiriyor Kale Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesselam İnnemel amalu bin niyat ve innema likullimri imma neva
Niyet hadisi diye bildiğimiz meşhur Efendimizin bir hadisi şerifi var Ameller niyetlere göredir ve her bir kişi ne niyet ettiyse onun karşılığını alacaktır Malum haliniz bu hadisi şerifi Efendimiz hicretten sonra irad buyurmuşlar Bir zat muhacir Ümmü Kaysi'ye de meşhur olmuş Ümmü Kaysi'ye bir hanıma sevdalı olarak bir zat Mekke'de Medine'ye hicret ediyor
Efendimiz'e halini arz ediyorlar Ya Resulallah biz iman ederek hicret ettik bu zat ise bu kadınla evlenmek uğruna aşk uğruna hicret etti diyorlar Efendimiz de diyor ki İnnemel amalu bin niyat Ameller niyetlere göredir ve herkes niyetinin karşılığını alacaktır
Tabi o zat müslüman oluyor yani islam üzere samimi bir şekilde islam üzere bir hayatta yaşıyor O anlamda Efendimiz onu ihraç etmek üzere bunu söylememiş Ama en birinci amellerimizin en birinci neticesinin amellerimizden hasılacak esas semerenin niyetlere göre zuhur edeceğini Efendimiz buyurmuşlar Hadisin devamında zaten şöyle geçiyor Femen kânet hicretuhu ilallahi ve rasuluhu fe hicretuhu ilâ mâ hâcirâ ileyh
Femen kânet hicretuhu ilallahi ve rasuluhu Femen kânet hicretuhu li dünyâ yusîbuhâ ev imrâetin yenkihuhâ fe hicretuhu ilâ mâ hâcirâ ileyh Kim Allah ve Rasulü için hicret ettiyse hicreti bu uğurda gerçekleşmiştir Kim de bir dünyalık elde etmek veya bir hanımla nikahlanmak üzere hicret ettiyse onun da hicreti onun da ameli ona göre karşılık görecektir buyurmuş Efendimiz
Bu hadis-i şerif Türkçede kullandığımız anlamda bir hem meşhur hadis-i şerif hem de bir hadis ıslahı olarak da meşhur bir hadis Bizim Hanefi usullü alimlerimiz hadis-i şerifleri senetleri itibariyle üçe ayırıyorlar Eğer bir ümmet tarafından yani sahabenin bütünü tarafından tabiine, tabinin bütünü tarafından da tebe-i tabiine aktarılan ve sonraki kuşaklarda da hep böyle yaygın bir şekilde nakledilen bir hadis ise buna mütevatir hadis deniyor Mütevatir hadiste hiçbir şekilde karşı çıkamayacağımız şüphe duyamayacağımız kesinlikle bir zorunlu bilgi ifade eder Kur'an-ı Kerim'de malumanız tevatüren nakledilmiş bir kitaptır
Efendimizin bu şekilde aktarılmış olan hadislerine mütevatir, işte tevatür şartını taşıyan hadisler diyor İkincisi ve daha çok tabi hadislerin kısmı azamı böyle bir ravinin başka bir raviden yani tek tek ravilerin tek tek ravilerden bir tabinin bir sahabiden bir tebe-i tabinin bir tabinden aktardığı işte an filan an filan diye gelen hadisler bunlara da ahad hadisler diyoruz yani haberi vahid dediğimiz tek kişinin rivayetiyle gelen hadisler Hadislerin çok çok büyük bir kısmı kısmı azamı bu şekilde günümüze intikal etmiş ve sahih hadis kaynaklarına ulaşmıştır Bunlara ahad hadis diyoruz ahad hadisler zanni bilgi ifade ediyor
Bir de her ikisine de tam uymayan yani ne tam mütevatir diyebileceğimiz ne de ahad diyebileceğimiz hadis-i şerifler rivayetler var Bunlar da sahabilerin efendimizden tek tek aktardıkları yani bir sahabi efendimizden bir hadisi rivayet ediyor Ama o sahabi çok bilinen tanınan bir zat olduğu veyahut da o rivayet ettiği hadis bir vesileyle çok bilinir tanınır hale geldiği için Tabim kuşağından itibaren bütün ümmetin malumu hale geliyor Yani artık tek tek abiler tarafından aktarılan bir hadis olmaktan çıkarak bütün ümmetin tıpkı mütevatir hadisler gibi malumu haline geliyor
Bunlara da Hanefi usulü alimlerimiz meşhur hadis diyorlar Yani Türkçedeki meşhur kelimesiyle alakalı ama daha teknik bir tabir olarak meşhur hadis diyorlar Meşhur hadisler ahad hadisin fevkinde mütevatir hadisinde duğnunda Yani ahad hadise göre daha güçlü ama mütevatir hadis kadar da kesin kat'i değil ama amel edilmektedir bakımından kalbi tatmin edecek kadar bir
bilgi ifade ediyorlar. Buna da ilmi tümenine diyor alimlerimiz.
İşte bu niyet hadisi şerifi bu anlamıyla meşhur bir hadisi şerif.
Hz. Ömer Efendimiz ilk ravisi
Efendimizden nakleden ravi Hz. Ömer. Daha sonra Hz. Ömer'den çok yayılmak suretiyle bütün ümmetin malumu haline gelmiş. Öyle ki birçok hadis alimi, birçok fakir
kitaplarına bu hadisi şerifle başlamışlar. Meşhur Buhari'nin El-Cami-Sahih isimli kitabı yani Efendimizin hadislerini derlediği en temel, en güçlü sahih hadis kitabı olarak kabul ettiğimiz
Buhari'nin, Cami-Sahih'inin ilk hadisi de bu niyet hadisidir. Bu hadis öyle bir itibara, öyle bir şöhrete kavuşmuş ki bazı alimler, bazı işte hadis alimleri,
fıkha alimleri, akide alimleri bütün İslam ahkamının medarını teşkil eden ana birkaç hadisi şeriften biri olarak hep bunu zikretmişler. Mesela
İmam Ahmet bin Hanbel diyor ki yani üç hadis vardır ki bütün İslam ahkamı bu üç hadisin etrafındadır.
Yani bunlar cami hadisler.
Yani Efendimizin kapsamlı
bütün bir İslam ahkamını, Mesail-i Şeriye'yi kuşatacak şekilde irad buyurdukları hadisler. İşte bunlardan birisi İnneme-l Amalü bin Niyat hadisi. Ameller niyetlere göre bir hadisi. Gerçekten bu hadis öyle geniş kapsamlı bir hadis şerif ki
bütün meselelere bunu tatbik edebiliriz.
Yani her bir fıkhi meselenin mutlaka niyetle bir alakasını tesis edebiliriz.
İbadetlerden muamelata, ukubattan münakehata her bir amel mutlaka bir şekilde
niyete uğradığı için bütün hükümleri kuşatacak bir kapsama sahip olduğunu görüyoruz. Bir diğer hadis şerif El halalü beyyinun vel haramü beyyinun ve beynehumâ umurun müştebihatun hadisi. Bu da yine
medar olarak adledilen geniş kapsamlı hadis şeriflerden birisi.
Yani helal de bellidir.
Haram da bellidir. Arada bir takım böyle şüpheli yani şüpheli derken insanların tam idrak edemeyeceği
insanlara ilk bakışta karmaşık gibi gelebilen bazı meseleler vardır. Onlardan uzak durunuz buyuruyor Efendimiz.
Bir diğer yine medar-ı İslam hadislerinden birisi de
kim bizim bu dinimizde olmayan, aslında olmayan bir şeyi sonradan eklemeye kalkarsa, dine bid'at olarak sokmaya kalkarsa bu reddolunur, dine dahil edilmesine
müsaade edilmez hadisi şerifi.
Bunlar işte medar-ı İslam diye bilinen hadisler.
Başka alimler başka hadisleri de eklemişler.
Hadisi gibi zarar vermek de yoktur, zararla
mukabele etmek de yoktur diye Efendimiz'in bir nehi suretinde irad buyurduğu bir hadisi şerifi var. Yani kimse kimseye zarar da veremez. Verilmiş bir zarara yine zararla mukabele de edilemez.
Evet, bunlar medar-ı İslam dediğimiz hadisler.
İmam Şafii'nin de şöyle bir sözü var.
Niyet hadisi fıkıhtan yetmiş baba dahil bir hadistir.
Yetmiş farklı başlıkta niyetin, niyet hadisinin taluk ettiği, niyet hadisinin hükmünü belirlediği meselelere tesadüf etmek mümkündür. Bu hadisi şerifin
fıkıhta bir genel kaide haline almış cümle olarak yani bir kaideye dönüşmüş cümlesine Türkçe'de bir işten maksat neyse hükmü ona göredir. Arapça'da da
deniyor. Yani işler maksatlarına göre hüküm alır.
Bu tabi hukuk dairesi içerisinde anlamamız gereken bir hadis. Yani bir insan
gayrimeşru bir fiili işleyerek, ben bunda gayrimeşrulu kastetmedim.
Ben Allah'a isyan etmeyi kastetmedim. Peygamber Efendimiz'in sünnetine aykırı davranmayı kastetmedim. Dolayısıyla ne olacak ki? Yaptığım fiil bir şekilde meşruiyet kazanır
diyemez. Yani bir işten maksat neyse hüküm ona göredir cümlesi bir işin hukuki neticesinin, yani hukukun belirlediği sınırlar içerisinde alacağı neticenin niyetlere göre değişeceğini ifade ediyor.
Örnekler üzerinden açmaya çalışacağız.
Niyet, şimdi niyet ne demek?
Niyet, kişinin iradesini bir gayeye doğru tahsis etmesi demek.
Şimdi insan, bütün davranışları akil, bali bir insanın bütün davranışları iradedir. İrade cüziye çerçevesinde tabi, irade yani insanların hiçbir davranış gayri irade olarak
sadır olmaz. Bütün davranışları insanın iradedir.
Bu iradeyi bu anlamda kullanıyorum, yani irade cüzye anlamında. Yani yürümemizde iradedir, durmamızda iradedir, kitap okumamızda iradedir, namaz kılmamız, abdest almamız, bütün fiiller
bizim irademizle vücut buluyor. Bu iradenin de bir yöne, bir vecihe tahsis edilmesine niyet diyoruz.
Mesela elinizi yüzünüzü yıkadığınızda serinleme gayesiyle, temizlik gayesiyle bunu yaparsanız
buna adet diyoruz. Yani sıradan bir beşeri davranış, alışkanlık olarak yapa geldiğimiz davranışlar olarak vücut buluyor. Ama abdest alma gayesiyle yaparsak burada da ibadet hasıl oluyor. Sabahtan akşama kadar
farklı gayelerle, diyet gayesiyle imperhiz gayesiyle, sağlıklı olmak gayesiyle de aç kalabilirsiniz.
Cenab-ı Allah'ın emrine imtisalende aç kalabilirsiniz. İşte ilkine adet deniyor,
ikincisine de ibadet deniyor.
Niyetin birinci işlevi, birinci faydası adetlerle ibadetleri birbirinden temiz etmek.
Yani insan ne zaman niyetle bir davranışa
Cenab-ı Allah'a, Cenab-ı Allah'ın rızasını tahsile tahsis ederse işte orada o davranış adet olmaktan çıkarak ibadete dönüşüyor. İkinci işlevi niyetin ibadetleri kendi içinde birbirinden
temiz etmek. Yani bir namaza duracağımızda farz namaz mı kılacağız, nafile namaz mı kılacağız, kaza namazı mı kılacağız, adak namazı mı kılacağız, yarım kalmış daha önceden bir namazı tekrar iade etmek için mi kılacağız? Bunların hepsi
bizim niyetimize göre değişiyor.
Yani temiz ve bazı ibadat, anbaat, niyetin ikinci işlevi de bu. İbadetleri kendi içinde, hükümlerine göre birbirinden tefrik etmek üzere niyete müracaat
ediyoruz.
Şimdi niyet insanın içinde zihninde şekillenen bir düşünce olduğu için
niyetin başkaları tarafından niyete başkaları tarafından mutlali olması mümkün değil.
Bizim niyetimizi sadece biz bilebiliriz.
Cenab-ı Allah biliyor ve sadece biz bilebiliriz.
Kimse kimsenin niyetine hariçten bakarak mutlali olmaz. O zaman ne yapacağız?
O zaman işte bir takım böyle alametleri niyete, dilalet edecek şekilde birer işaret, birer gösterge
olarak kabul etmek durumundayız.
Bu da yine mecellede daha sonra gelecek bir kaideye dönüşüyor. Bir şeyin umuru, batınada delili o şeyin makamına kaimdir.
Yani biz bir insanın bir davranışı
sergiledi. Biz hariçten bakarak onu hangi gaye ile yaptığını bilemeyiz. Mesela bir malı aldı, yiyecek gıda maddesi olsun onu açtı, yemeye başladı.
Bunu hangi gaye ile yiyor? Yani bu kendi malı mı?
Kendi malını meşru daire içerisinde tüketerek mi yedi?
Başkasına ait miydi? Gasp mi etmişti?
Onu itlaf mı ediyor? Bu gibi şeylere biz dışarıdan bakmak suretiyle tam anlamıyla mutlali olamayız. İşte bu yüzden
hassas bir sınır var.
Yani insanların sergiledikleri davranışları yaptıkları fiilleri salt niyetlerine irca ederek
sadece yani onların beyanlarına irca ederek sonuca bağladığımız takdirde pek çok hukuka aykırı fiil özellikle insanlar arası mali muameleler söz konusu olduğunda
pek çok hukuka aykırı fiil niyet marifetiyle yani salih bir niyetin öne sürülmesi marifetiyle meşru hale gelmiş olabilir.
Bu da birçok kul hakkının zayi olmasına neden olabilir. İşte burada
buna da yol açmayacak şekilde yani insanların niyetlerini kendilerince hukuka uygunluk vasıtası haline getirmelerine de yol açmadan bir denge içerisinde hareket etmek gerekiyor.
İşte bu denge nedir? Hukukun
kişilerin niyetlerini de yerine göre tayin edecek o ileri sürülen niyet iddiaları üzerinde de galip olacak yani onları da belirleyici olacak şekilde hukuki hükümlerin yani şer'i
hükümlerin meriyet kazanması olacak.
Birkaç misal üzerinden şer etmeye çalışalım.
Şimdi mesela bir insan yolda giderken
bir sahipsiz mal buluyor.
Buna lukata deniyor. İşte gidiyoruz yolda bir nesne, bir kitap düşürmüş birisi bir çanta düşürmüş, bir cüzdan düşürmüş bir yiyecek düşürmüş.
Bunu ne yapıyoruz?
Bunu bırakabilirsiniz, hiç dokunmayabilirsiniz almayayım diyerek ama müstahap olan onu almak, koruma, hıfz etmek eğer varsa yetkili merciler
işte emniyettir, belediyedir sorumlulara, mesullere götürüp iletmek yoksa da ilan edip, tarif deniyor buna, ilan edip duyurmak suretiyle belli bir süre, işte üç gün, beş gün malın türüne
göre belli bir süre muhafaza etmek ve sahibini beklemek. Buna lukata deniyor yani buluntu mal. Bu bir çocuk da olabilir yani yolun kenarında bir çocuk da bulabilirsiniz küçük sahipsiz bir sabide bulabilirsiniz
buna da lakit deniyor yani sahipsiz bulunmuş işte cami şadırvanına bırakılmış çocuklar gibi bunlara da lakit deniyor. Şimdi bir insan yoldan giderken bir sahipsiz malı buldu ve aldı
şimdi bunun üzerinde bir takım tasarruflar da bulunacak bunu aldı götürdü evine, dükkanına, deposuna neyse götürdü. Şimdi bunu hıfz niyetiyle mi yaptı? Yani koruma niyetiyle mi yaptı? Yoksa sahipsiz bir mal
ben buna el koyayım bundan istifade edeyim, bundan yaralanayım, bunu tüketeyim buna el koyayım, gasp edeyim niyetiyle mi yaptı? Şimdi bunların hepsinin hükmü farklı. Yani hıfz niyetiyle koruma muhafaza
etme ve tarif ettiklerini ilan ettikten sonra sahibi gelene kadar başkaları tasallut etmesin diye öyle bir niyetle aldıysa mecbur olacaktır yani bunun ecrine nail olacaktır ve hukuki hiçbir
sorumluluk altına da girmeyecektir. Ancak gasp niyetiyle ona el koyma, haksız yere temellük etme niyetiyle el koyduysa da uğrayacağı müeyyedeler farklı olacaktır. İşte daha sonra mesela lukatanın
başına bir şey geldi. Lukatayı aldınız götürdünüz eve bir yer mesela bir hayvan olsun şeye bağladınız, işte avlunuza bağladınız hayvan diyelim işte şimşek çaktı
ne bileyim çok bir şey oldu, soğuk geldi ne bileyim bir yırtıcı hayvan geldi, saldırdı, hayvan iknaf oldu Eğer siz lukatayı muhafaza etme, o buluntu malı koruma sahibine iade etme niyetiyle getirdiyseniz
ve malın o esnada yani malın başına bir şey geldiyse sizin hiçbir sorumluluğunuz yok. Çünkü siz bu malı yedi emanet olarak aldınız. Yani emanet üzere sahibine teslim etmek üzere onun üzerinde zilyetlik tesis ettiniz
onun malın başına sizin saldırınız olmadıkça sizin tecavüzünüz olmadıkça, yani taammüden bir üzerinde haksız fiiliniz olmadıkça malın başına gelenlerden mesul değilsiniz. Ama eğer el koyma gayesiyle
gasp etme gayesiyle alır evinize getirirsiniz, avlunuza getirirsiniz ve malın başına bir şey gelirse o takdirde malın tazminiyle muhatap oluyorsunuz.
Evet. Ve bir diğer örnek
mesela vediya dediğimiz bir hukuki işlem var. Emanet bırakma Türkçede emanet dediğimiz, emanet bırakma sözleşmesi sizin bir malınız var belli bir süre onu yanınızda bulunduramayacaksınız
mesela tatile gidiyorsunuz memlekete gidiyorsunuz, yurt dışı seyahatine iş gezisine çıkıyorsunuz falan bir kuşunuz var, evde bir hayvanınız var bunu bırakıyorsunuz. Buna vediya deniyor.
Yani emanet bırakma akti.
Şimdi emanet bırakılan kişi buna da nuda deniyor. Yani yanında bir mal emanet bırakılan kişi bu mal üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Bulunamaz.
Tasarrufta bulunmaması lazım. Yani emanet bırakılan malı kullanmaması, ondan yararlanmaması lazım. Yararlandı diyelim caiz olmamakla beraber maldan istifade etti yararlandı. Mesela giyecek bir
bir elbiseydi, onu giydi. Araba mesela emanet edilmişti. Arabayı kullandı. Yine dediğim gibi caiz olmamakla beraber bunun herhangi bir cezai müeydesi yok. Ama siz izin verilmediği halde yani kullanmanıza
yararlanmanıza izin verilmediği salt emanet olarak sizde bırakıldığı halde bir maldan bu şekilde haksız yararlanırsanız ve o malın o esnada başına bir şey gelirse kaza yaptınız diyelim
emanet arabayla kaza yaptınız. Ve işte giydiniz elbise bir şey oldu yırtıldı. Bu takdirde tazmin sorumluluğu doğuyor.
Yani o malın sizin kusurunuz olmasa dahi sizin ihmalinizden, sizin taadlinizden
yani haksız fiilinizden kaynaklanmasa dahi o malın başına bir şey geldiği takdirde tazminiyle sorumlu oluyorsunuz.
İşte burada bu sorumluluğu birbirinden ayıran yani kişinin tazminle sorumlu olup olmadığını birbirinden
ayırmamızı sağlayan unsur niyet.
Siz o mal üzerindeki o tasarrufu hangi niyetle yaptınız?
Gayri meşru bir şekilde kullanma niyetiyle mi yaptınız yoksa başka yani muhafaza aldınız
malı muhafaza gayesiyle bir yerden başka bir yere intikal ettiriyordunuz. O esnada başına bir şey geldi.
Yine tazmin sorumluluğu yok. Ama izinsiz yere kullanma kastı sergilediniz.
Böyle bir niyetle mal üzerinde tasarrufta bulundunuz
ve ona ki malın başına bir şey geldi.
Bu durumda tazmin sorumluluğu doğuyor.
İşte bunların ikisine, bu iki duruma iki tabir kullanıyoruz. Yedi emanet ve yedi hıyanet.
Yani emanet üzere bir ziliyetlik tesis edilmişti. Yani vediye akdiyle birlikte kişiler arasında, taraflar arasında emanete dayalı bir ilişki, bir hukuki münasebet tesis edilmişti.
Vediye bırakılan kişi,
emanet kabul eden kişi bunun dışına çıkmak suretiyle, kendisine tanınan yetkinin, iznin dışına çıkmak suretiyle emaneti yedi hıyanete dönüştürdü ve dolayısıyla malın başına gelen her şeyden
sorumlu hale geldi.
Yani bir işten maksat neyse hüküm ona göredir, ameller niyetlere göredir. Bizim hukuk içerisinde
tekrar edelim, yani hukukun belirlediği sınırlar içerisindeki davranışlarımızın alacağı neticeler gerek dünyevi neticeler, hukuki müeydeler, tazmin sorumluluğu gibi hukuki müeydeler, gerekse uhrevi müeydeler
işte sevap, ikap gibi fiillerimizin alacağı neticeler hep niyete bağlı ama insanlar niyetleriyle meşru fiilleri de ayrı meşru fiilleri de kendilerinden meşruya dönüştüremezler.
Tabi zaruret hali gibi cinayi durumlar bunun dışında.
Evet birinci maddeyi böylelikle şerh etmeye gayret ettik. İnşallah önümüzdeki hafta yani mecellenin üçüncü maddesi ama ikinci
külli kaide olan yine bununla alakalı niyetle alakalı bir diğer kaideye, ukutta itibar makasıt ve maniyedir şeklindeki kaideye inşallah intikal edeceğiz.
Rabbim niyetlerimizi halis eylesin.
Yedi emanet içerisinde bütün fiillerimizi icra edebilmeye bizleri muvaffak eylesin.
Kıyanetten beri eylesin.