Paylaş:
231 İzlenme
Ders Tarihi: 22 Ağustos 2024
Euzübillahimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm Elhamdülillahi Rabbil alemin Vessalâtu vesselâmü alâ Resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve asâbihi ecma'in ve bihi nest'a'in Allahümme allimnâ mâ yenfe'unâ ve enfe'unâ bimâ allemtenâ enneke entel alîmü'l-hakîm
ve erine'l-hakkâ hakkan ve rızuknâ ittebâ'a ve erine'l-bâtile bâtilen ve rızuknâ iştinâbe ve cealnâ mimen yestemî'ûnâ l-kavle fî ettebî'ûnâ ehsenâ Sallu alâ Resûlinâ Muhammed Sallu alâ tabîb-i kulûbinâ Muhammed
Sallu alâ şefî'n-i zunûbinâ Muhammed Allahümme salli ve sellim Önce bu hafta Akaid-i Nesefî metninde Karabaş Veli Hazretleri'nin şerhiyle
başlamaya çalışacağız. Geçtiğimiz hafta metnin yazarı olan İmam Nesefî hakkında biraz kelam etmiş idik. Bugün de biraz Karabaş Veli Hazretleri'nin kısa hal tercimesi hakkında inşallah birkaç bir şey söyleyelim.
Ardından metne geçmeye çalışalım.
Karabaş Veli Hazretleri'nin ismi Ali Alaeddin Ali el-Atvel diye biliniyor. Hazret uzun boylu olduğu için el-Atvel uzun demek, uzun Ali
diye de anılıyormuş. Kastamonu Babası Meşayih Nakşibendiyye'den Es-Seyyid Mehmet Efendi Alevi Yün Nesep Hüseyni Yül Hasep. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın
mübarek kutlu soyundan gelen Seyyid bir aileden geliyor. Babası da Nakşi Şeyhi'ymiş. Aslen Kastamonu yani oralı ama Arapgir'de bugün Malatya'ya bağlı bir kaza olan
doğmuş. O yüzden babasının memleketine nispetle el-Kastamoni diye anılıyor. Böyle bir nispesi var. Anadolu ulemasından, Anadolu Meşayih'inden olduğu için Rumi diye anılıyor.
Diyarı Rum diye genel olarak Anadolu bilindiği için burada yetişen ailelere de böyle bir nispe veriliyor. Uzun müddet Üsküdar'da yaşadığı için de Üsküdari nispesiyle de Hazret 1611 senesinde
miladi. Hicri 1120 senesinde Muharrem ayında doğmuş. Arapgir kazasında.
Küçük yaşlarında bir müddet Çankırı'da tahsil görüyor. Daha sonra Kastamonu'ya geliyor.
Kastamonu'da küçük yaşlarda tahsil
gördükten sonra İstanbul'a geliyor. İstanbul'da Fatih medreselerinde sahne-i saman başta olmak üzere Fatih medreselerinde mukaddimeyi tahsil etmiş. Yani temel ilimleri, giriş ilimlerini, Arapça ve diğer alet ilimlerinden
başlangıç ilimleri diye anılan temel ilimleri tahsil ediyor. Ama çok böyle uzun yıllar İstanbul'da tahsilde devam etmemiş.
Yani medreseleri bitirerek ilmiye, silkine dahil olmuyor.
Daha sonra Kastamonu'ya dönüyor. Şaban-ı Veli Hazretlerinin dergahında seccade nişin olan yani o post nişin makamında bulunan İsmail Çorumi Hazretlerine intisap etmiş. İsmail Çorumi Hazretleri
Ömer Fuadi, Muhittin Kastamonu Hazretleri aracılığıyla Pir Şaban-ı Veli'ye bağlanan yolun o günkü post nişini yani Şabaniye tarikatının o zamanki post nişini oluyor. İsmail Çorumi'den sonra
onun halifesi ve oğlu Mustafa Efendi'ye intisap etmiş ve hilafetini ondan alıyor.
Bir müddet orada yaşadıktan sonra işte Çankırı'ya yine gitmiş. Çankırı'da Şabani ihvanı arasında bir takım müşkiller
bir takım meseleler, anlaşmazlıklar vaki olunca onları sulh yolunu bulması, ihvanın arasını bulması için Mustafa Efendi tarafından şeyhi tarafından Çankırı'ya gönderiliyor. Daha sonra artık hilafeti alarak yani şeyhlik
makamını tahsil ederek şeyh olarak Üsküdar'a gelmiş 1669 senesinde. Tabi İstanbul'a geldiğinde artık bir Şabani şeyhi olarak geliyor.
Üsküdar'da Rum Mehmet Paşa Camii vardır hemen
sahile yakın. O eski belediye nikah dairesinin hemen arkasına düşer.
Orada uzun müddet 4-5 yıl kadar bu camide caminin zaviyesinde yakınında ki bir meşrutada kalmış.
Burada arka arkaya peş peşe 40 kez halvet çıkardığı rivayet olunuyor.
Yani uzun yıl burada inzivaya çekilmiş.
1674 senesinde yani 50 yaşında artık
müptecavüz olduğu zaman Valide-i Atik zaviyesine Üsküdar'da yine Valide-i Atik zaviyesinde artık irşad için buraya atanıyor.
Burada hem manevi mürşitlik hem de cuma vaizliği yapmış uzun yıllar.
Ve Karabaşi Veli Hastanesi burada kurulmuş. Halen bu bina ayakta caminin yakınında, civarında artık günümüzde de farklı gayelere de olsa kullanılmakta olan, ayakta olan bir bina.
Tabi çok etkili, çok hikmetli arifane sohbetleri olduğu için büyük bir derviş, büyük bir ihvan cemaati hazretinin etrafında oluşuyor ve padişaha kadar, saraya kadar
sohbetlerine gelip giden insanlar oluyor.
4. Mehmed'in, Alcı Mehmed diye meşhur, 4. Mehmed'in de sohbetlerine gelip gittiği biliniyor.
Tabi Sultan'la bu kadar arasının iyi olması, üst düzey devletli
cahiliyle arasının iyi olması biraz problemler, bazı karşılaşmazlıklar, dedikoduların çıkmasına da neden olmuş.
Sebebi tam bilinmemekle birlikte farklı rivayetler var. 1679 senesinde Limni'ye, sürgüne gönderiliyor.
Niyazimiz Hazretleri'nin de sürgünde olduğu Limni'de bir yıl, yaklaşık bir yıl burada sürgünde kalmış.
Niyazimiz Hazretleri'yle beraber burada mülaki olmuş.
Birlikte sohbetleri, görüşmeleri de olmuş.
Daha sonra tekrar İstanbul'a dönüyor. 1683'te
Haç seferine çıkıyor. Haç dönüşünde Mısır'dayken vefat etmiş.
Mısır'da 1686 yılında bir müddet Mısır'da kaldıktan sonra burada vefat ediyor ve Şeyh Muhammed Gazali Hazretleri'nin türbesine
Hazireye Hazret defnedilmiş.
Karabaşiye Tarikatı'nın piri yani Halvetiyye'nin Şabaniye kolunun içinden çıkan Karabaşiye Tarikatı'nın da piri.
Oğlu ve diğer halifeleri
üzerinden bu tarikatta belli bir süre yaşamış. Üsküdar'daki Nasuhi Efendi dergahı vardır Doğancılar'da.
Halifesi Nasuhi Efendi'nin kavli şerifi de, türbesi de oradadır.
Karabaşi Veli Hazretleri Şerhi Akaidi İmam Nesefi'nin Akaidini şerh etmeye şu ifadelerle başlıyor.
Euzubillahimineşşeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim.
Ve bihi nesta'in. Elhamdülillahi Rabbil alemin. Vessalatü vesselamu ala seyyidil mürselin ve ala alihi ve asabihi ecma'in. Bu bizim kitaplarımızda, bütün kitaplarımızda ulema kitaplara mutlaka besmele-i
şerif ile ardından hamdele ve salvele ile başlarlar. Elhamdülillahi Rabbil alemin.
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Vessalatü vesselamu ala seyyidil mürselin ve ala alihi ve asabihi ecma'in.
Efendimiz, Efendimiz'e, O'nun aile ashabına salatü selam olsun.
Lemma nazartu risaletel akaid li şeyhe şuyuh, kudvetil ulema el muhakkikin Ömer en Nesefi
Kuddise sırru.
diye maruf olan metni inceledim diyor.
Bunu baktım, okudum, inceledim.
Bu Nesefi hazretlerini de şöyle niteliyor. Kudvetil ulema el muhakkikin
yani muhakkik alimlerin imamı muhakkik alimlerin önderi. Şimdi bizim İslam ilimler edebiyatında bazı alimler için özel nitelemeler
kullanılır. Muhakkik de bunlardan birisi.
Muhakkik, ehli tahkik demek.
Yani böyle herhangi bir ilimde o ilmin meselelerini salt ezberlemekle iktifa etmeyip, meseleleri delilleriyle
bütün tartışmalarda içerecek şekilde, esaslarıyla, lehte ve alehte bütün argümanlar, tartışmalarda vaki olacak şekilde her bir meseleyi künhüne vaki olacak şekilde temellendirerek öğrenen alimlere, öğrenen ve
öğreten alimlere muhakkik deniyor.
Nesefi de Karabaş Veli hazretlerinin tavsiyesine göre muhakkik ulemadan ve öylesine değil yani onların da önderi olan, onların da imamı
faizine sahip olan bir alim. Şimdi bu metni, Nesefi'nin metnini inceledim.
Vecettu fihâ işâraten ve ramzen ilâ itikâdi sufi. Bu kitapta ne kadar yani böyle zahiren, maturidi,
akâidine göre yazılmış bir metin olmakla birlikte, bu kitapta sufilerin itikadına yönelik de işaretler ve semboller, remizler gördüm, buldum diyor.
Tabi, Hazret'in yaşadığı dönem bu
meşhur Kadı Zadeliler-Sivasiler tartışmalarında olduğu bir dönem, bazı çevreler ehli tasavvufun itikadına yönelik tenkitler yöneltiyorlar ve özellikle o dönemde biraz bu Kadı Zadelilere yakın olan
alimler, dün de yazdıkları akide metinlerinde ehli tasavvufa yönelik, meşayiha yönelik bazı eleştiriler yöneltildiği için ki o zamanda en meşhur, yine zahir ulemasından önemli zatlardan birisi de Beyazizade
diye bir alim var, Karabaş Veli Hazretleri ile onun da yine el-usulü'l-münife li-akaydi İmam Ebi Hanife diye bir kitabı vardır.
Yani aynı dönemlerde yazılmış. O biraz daha böyle, o maturidi kelamının zahiri esaslarına göre
yazılmış bir metin. İmam-ı Azam Hazretleri'nin akidesini, inancını şerh eden bir kitap yazmış.
Bu gibi kitaplarda bir takım böyle yani sufiyyenin, meşayih zevatın itikadlarına, inançlarına bazı
böyle göndermeler, bazı tenkitler olduğunu da bildiği için Hazret aslında bu temel bir akide metni üzerinden ehl-i tasavvufun inançlarıyla akide, temel akide esaslar arasında hiçbir tenakutun
hiçbir zıtkın olmadığını aslında göstermek istiyor.
Buradaki cümlede de muhtemelen buna işaret var. Yani Nesefi akidesi gibi maturidi mezhebinin en temel metinlerinden birisinde
okuduğumda, bu metinde dahi sufiye itikadına yönelik işaretler, remizler işte sembolik bir takım göndermeler, ifadeler temsiller olduğunu gördüm.
Ayrıca
''Ve râitun nâse heleke hâlikum minhum bi zûmihim el-fâsid ve zannihim el-bâtil zâhiben ilâ ennes sufî leyse alâ
mezhebi ehl-i sünnet vel cemaat'' Yine bir takım insanların asılsız, yanlış, yersiz düşüncelerinden, temelsiz
iddialarından hareketle ve tamamen geçersiz zanlarından hareketle sufilerin ehl-i sünnet vel cemaat üzere olmadığını
iddia ettiklerini gördüm diyor.
Yine işaret etmeye çalıştım.
O dönemdeki tartışmaları Hazret zikrediyor.
Yani sufiyeyi ehl-i sünnet dışında göstermeye çalışan akidesini sapkın haşa bulan bir takım
zümreler olduğunun farkında.
O yüzden ''fe eraddu îdâha mâ yümkinu minhâ elkelâmu bilhâil'' Ben de bu yüzden, yani
böyle bir şeyin asılsız olduğunu, sufiyenin de ehl-i sünnet itikadı üzere olduğunu göstermek üzere bu kitabı şerh etmeye, yani sufilerin, ehl-i tasavvufun
kabulleriyle uyumlu hale getirecek şekilde yani o uygun olduğunu, uyumlu olduğunu gösterecek şekilde şerh etmeye, izah etmeye çalıştım. Tabi bunların
her şeyin sözlü bir şekilde izah-ı şerhim mümkün değil.
Mümkün olduğu yerlerde, yani kelam ile, söz ile şerh edilebildiği,
izah edilebildiği mümkün olan yerlerde bunu yapacağım.
''Eşartu ve ezmartu mâlem yümkin minhâ elkelâmu bilhâil velhâl'' Ama bazı yerlerde de bu her zaman
mümkün olmayacak. Yani her zaman, her şeyi açık açık sözlü ifadelerle izah etmek, şerh etmek mümkün olmayacak.
Bunları da bilesiniz,
diyor Hazreti.
Şimdi bu metin, bu şeyin, Hazreti'nin girişi, yani ön sözüydü.
Karabaş Veli Hazretleri'nin.
Şimdi Nesefi'nin giriş cümlesi bundan sonra gelecek.
Nesefi şöyle başlıyor kitaba.
''Gâle ehlül hâk hakâikul eşyâi sabit et''
Bu böyle çok esaslı bir cümle. Yani İmam Nesefi'de kitaba çok çok böyle önemli, böyle birçok şeyi ifade edecek,
birçok esası, birçok meseleyi cem edecek, çok önemli bir cümleyle giriş yapmış.
''Gâle ehlül hâk'' ''Hakikat ehli'' Aslında tam
hakikat edememek lazım. ''Hak ehli'' Çünkü hak ve hakikat kelimeleri arasında da ince ayrımlar var. ''Hak ehli'' olanlar
şöyle dediler.
''Hakâikul eşyâi sabit etun'' Eşyanın hakikatleri sabittir.
Şimdi bu
giriş metni, yani akide, kitap akideyle alakalı ilk cümlesi varlık ve bilgiyle, şimdi devamında da ''Vel ilmu bihâ
mütehakikun'' diyecek. Yani eşyanın hakikatleri sabittir ve bunlar bilinebilir.
''Vel ilmu bihâ mütehakikun'' Ve eşyanın
hakikatlerine dair olan bilgi edinilmesi mümkün olan ve hatta edinilmiş olan mütehakkık, hakuk etmiş olan bilgidir. Şimdi kelam
ilminde bir takım temel ayrımlardan hareketli. Önce ''Vâcibül vücut'' dediğimiz,
Cenab-ı Allah'ın varlığı, birliği ispatlanmaya çalışıyor. Yani kelamın en temel meseleleri, önce Cenab-ı
Allah'ın varlığını ve birliğini ispatlamak.
Bundan hareketle işte Allah'ın sıfatları, fiilleri, işte Allah-Alem ilişkisi, bunlarla ilgili
akidevi esasları göstermek. Daha sonra da bunlar bunlara bina olacak şekilde semiyat bahisleri, işte haşır, neşir, cennet, cehennem gibi
ahirete taluk eden, kıyamet ve ahiret ahvaline taluk eden meseleleri bunların üzerine hep bina edeceğiz. Yani önce varlıktan
hareketle, yani mümkün varlıklar, işte muhtes varlıklar, hadis varlıklar bunlardan hareketle yani aleme dair bilgilerimizden hareketle
bu alemin sahibi, bu alemin var edicisi olan Allah'ın varlığı ve birliği, bu Allah'ın işte ilah olarak Allah'ın zatı, sıfatları, fiilleri
bunlarla ilgili esaslar ve bunlara bina olacak şekilde semiyata dair yani sadece Kur'an ve sünnette vaki olduğu için inanmamız gereken, inanmamız
icap eden esaslara dair konular. Bunlar hepsi birbirine bağlı. O yüzden yani hem tevhid ve sıfat konularına girebilmek için de
önce bu dünyada müşahede ettiğimiz işte ayan ve araz yani nesneler, ayan, ayn diye kabul edilen nesneler
araz diye kabul edilen bu aynlara cevherlere arız olan durumlar, haller, bunlardan hareketle kitaba başlıyor.
Yani Akide'nin esası varlıkla ilgili bir cümle kurmaya bağlı.
Varlık, varlık nedir? İşte varlığın bilgisi nasıl elde edilebilir?
Şimdi bunu eğer önce temellendiremezsek Cenab-ı Allah hakkında da kelam edemeyiz. Yani Cenab-ı Allah'ın zatı, sıfatları, fiilleri hakkında da
kelam edemeyiz. Yani din hakkında da dolayısıyla konuşamayız.
O yüzden ilk cümle olarak Hazret böyle kitaba girmiş.
Qale ehlül hak
ve bu cümleyi de öylesine birileri tarafından söylenmiş bir cümle değil, zati hak ehli tarafından söylenmiş bir cümle olduğunu
hemen ilk ifadesinde tebaruz ettiriyor.
Yani ehlül hak dedi ki, hak ehli olan alimler dediler ki eşyanın
hakikatleri sabittir.
Şimdi ehil kelimesi Türkçe'de de kullanıyoruz.
Ehli bey diyoruz.
Efendimiz a. s.
hanesine mensup olan kimseler anlamında işte onun ailesi soyundan gelen insanlar anlamında ehli bey diyoruz. Ehil
kelimesi işte şu işe ehil diyoruz. Türkçe'de de farklı manalarda kullandığımız bir kelime.
Ehil demek aslında bir şeye yetkinlik demek.
Ehliyet sahibi olmak demek. Ehli hak hakka ehil olan kimseler.
Hakka yetkin olan kimseler. Yani hakkı
söylemeye, hakkı temsil etmeye hakkı ifade etmeye yetkin olan, ehil olan kimseler manasına geliyor.
Aile anlamına da geldiği
için yani hakkın ailesi aslında bu manaya da gelebilir.
Hakkı benimseyen, yani hakkı sahiplenen, hakkın etrafında bulunan, işte hakkın civarında bulunan
hak ile birlikte olan insanlar manasına da geliyor. Yani ehlül hak dendiğinde böyle salt bir şekilde
yalın bir şekilde Türkçe'ye çevirsek hakikat doğruyu söyleyen kimseler diye biraz mana aşağıya doğru inmiş oluyor. Doğruyu söyleyen
kimseler, burada aslında kast edilen hakikate ehil olan hakikati sahiplenmeye, hakikati ifadelendirmeye, hakikati savunmaya yetkin olan
kimseler denmek isteniyor.
Hak kelimesi niye ehlül hak dedi?
Şimdi hak kelimesinin
birçok manası var.
Hakkın mesela bir anlamı sabit demek. Yani bir şeye hak dediğimizde gerçekten var olan,
sabit olan şey demiş oluyoruz.
Şimdi layık, değil mi?
Hak sahibi, hakik Arapça'da böyle kullanılır. Hakikun bihi yani bir şeye layık, bir şeyi elde
etmeye, bir şeye sahip olmaya layık olan kimse demek.
Sahih anlamına geliyor.
Hak, değil mi? Hak bilgi anlamında. Sahih manasına
geliyor. İşte vacip manasına geliyor. Yani gerekli bir şeye hak Genitelediğimizde onun varlığa gelişinin, ortaya çıkışının gerekliyelik arz ettiğini de söylemiş oluyoruz.
Yani vuku bulan şey, ortaya çıkan şey manasına da geliyor.
Cenab-ı Allah'ın isimlerinden birisi değil mi? Esma-i Hüsnâ'dan el-hakku diye eliflamlı kullandığımızda Allah'ın esmasından birisini, Esma-i Hüsnâ'dan birisini de kastetmiş oluyoruz.
Hak kelimesinin daha kelami, felsefi, daha özel bir manası var.
O da vakaya mutabık olan demek.
Yani bir itikad olabilir bu, dini anlamda itikad değil de genel inanç anlamında itikad.
Türkçe'de kullandığımız, şöyle olduğuna inanıyorum, geldiğine inanıyorum, gittiğine inanıyorum ifadesinde kullandığımız manasıyla,
inanç, mesela inançlar, fiiller, kaviller yani sözler bunlar eğer vakaya mutabıksa, vakane nefs-ül emir.
Yani saf gerçekliğin kendisi, kişiden, bilen özneden, bağımsız olarak bilinen şeyin, yani varlığın kendisi, nefs-ül emir dedikleri vakı, yani hariçte ortaya çıkan şeye eğer mutabıksa, yani bizim inancımız vakaya mutabıksa buna hak diyoruz.
Sözümüz vakaya mutabıksa buna hak söz diyoruz.
Fiilimiz vakaya mutabıksa hak fiil, doğru fiil diyoruz.
Yani hak kelimesinin böyle daha dakik bir manası var.
Ehl-i hak dendiğinde de söyledikleri şeyler vakaya mutabık olan insanlar.
Yani tam manasıyla hakikati, doğruyu temsil eden insanlar denmiş oluyor.
Sıtk kelimesiyle de biraz alakasına temas edelim.
Hakkın mukabiline zıttı, batıl.
Vakaya mutabık olmayana batıl diyoruz.
Mesela inanç eğer, hem dini anlamda inanç hem de genel manada inanç, bir şeye dahil inanç, vakaya mutabık değilse batıl olarak nitelenir.
El itikadül hak, el itikadül batıl.
Yani hak inanç, hak itikad, batıl inanç, batıl itikad şeklinde.
Mesela bazı kelamcılar, erken mutezili kelamcılar, bilgi de böyle tanımlıyorlar.
Bilgi nedir?
El itikadül câzimus sâbitu alâ mâ huve bihi.
Bir şeyin ne olduğuna dair, bir şeyin kendinde bulunduğu hale dair, kesin ve yerleşik, sabit, yani gerektirilmiş, gerçek, sabit olan inanca bilgi denir.
Bilginin ortaya çıkabilmesi için önce inanç olması lazım.
İnanç, temellendirildiğinde, gerekçelendirildiğinde, vakaya uygunluğunda test edilip onaylandığında bilgiye dönüşüyor.
Yani bizim hadisata dair, mevcutata dair itikadlarımız, inançlarımız temellendirilip gerekçelendirildiğinde haklı olduğu, gerçek olduğu ortaya çıktığında hak inanç halini alıyor.
Testlerden geçemezse batıl olarak niteleniyor.
Hakkın bu manada mukabili, karşıtı batıl.
Bir de sıdk kelimesi var, malumunuz.
Sıdk da doğruluk demek.
Yani hakkı da Türkçeye doğru diye çeviriyoruz, sıdkı da doğru diye çeviriyoruz ama aynı şey değil.
Sıdk ise, sıdk sözlerle alakalı.
Yani söylediğiniz bir söz, haber verdiğiniz bir şeyden haber veriyorsunuz.
Eğer verdiğiniz haber vakayla örtüşüyorsa buna sıdk deniyor.
Örtüşmüyorsa haberi anlamda yani bir söz aktarma anlamında, yargıda bulunmaktan ziyade olan biten bir şey aktarma ihbari anlamda yani.
Eğer örtüşüyorsa buna sıdk, doğru söz, el kavlus sadık, doğru söz.
Örtüşmüyorsa da kizip, yani yalan.
Yani yanlış veya yalan diye çevirebiliriz.
Söz olmuş oluyor.
Bir de biraz daha fıkıh kitaplarında gördüğümüz, daha usulcülerin kullandığı yine benzer bir ayrım var.
O da hata-savap diye bir ayrım var.
Hata, bildiğimiz Türkçedeki hata yani yanılma.
Savap da isabet etme.
Eski kitapların arkasında görmüşsünüzdür, hata-savap çetfeleri olur.
Yani böyle imla tahsihine dair böyle notlar olur.
Doğru yazılmış, yanlış yazılmış bir takım kelimelerin karşısında savabı yani doğru imlası orada gösterilir.
Yani bu fıkıhta biraz özel bir manası var.
İştahadi meselelerde kimin haklı olduğunu bilemiyoruz ya, yani bazı tabi Kur'an-ı Kerim'e, ayet-i kerimelere, hadis-i şeriflere, işte icmaya uygun olup olmadığını tabii ki kontrol ediyoruz.
Ama bütün bu kontrollerden sonra yine de emin olamıyoruz her zaman.
Müştehitlerin arasında ihtilaflar vaki olabiliyor.
İşte bu ihtilaflı durumlarda hangi müştehit Cenab-ı Allah'ın işte muradına uygun olarak iştahatta bulundu, hangisi bulunamadı.
Yani hangisi isabet etti, hangisi isabet edemedi.
Bu manada bir ayrım olarak işte hatalı iştihat, isabetli iştihat şeklinde böyle bir ayrımda var.
Şimdi hak ve sıdk kelimeleri arasında şöyle bir ilişki daha var kitaplarımızda işaret edilen.
Hak ne demiştik, vakaya mutabık olan.
İşte burada ehl-i hak dendiği zaman vakanın bizatihi kendisi esas alınarak bu vakaya uygun sözü söyleyenler kastedilmiş oluyor.
Sıdk'ta ise bazı kelamcılar bunu böyle izah ediyorlar.
Sıdk'ta ise vaka söze uygun düşüyor.
Hak'ta sözümüz yani kanaatimiz, inancımız vakaya uygun düşerken, sıdk'ta vaka inancımıza uygun düşüyor.
O yüzden bu da daha güçlü olan niteleme vakayı bizzat esas almak.
Yani hariçteki varlığı esas almak.
O yüzden hak diye nitelediğimizde daha güçlü bir tavsif yapmış oluyoruz.
Ehl-i hak kısaca bu şekilde şerh edebiliriz.
Hakaykul eşyayı sabit etin.
Eşyanın hakikatleri sabittir.
Burada hakikat denirken kastedilen şeyler tabii biraz daha böyle mahiyet manası kastediliyor.
Mahiyet ne?
Mahiyet işte bir şeyin ma huve huve.
Yani ma bihi eşşeyu huve huve.
Öyle tanımlıyorlar.
Ma bihi eşşeyu huve huve.
Yani bir şeyin kendisi sayesinde öyle olmasını sağlayan temel unsur.
Bir şeyin mahiyeti diyoruz ya.
Yani bir şeyi var eden temel.
Bir şeyin yani asli varlığı, temeli manasında mahiyet kelimesi kullanılıyor.
Şimdi mahiyet kelimesi var.
Bunun bir altında hakikat kelimesi var.
Bunun bir altında da hüviyet kelimesi var.
Bunlar birbirinden hepsi farklı şeyler.
Mahiyet yani zihnimizde tasavvur edebildiğimiz, inşa edebildiğimiz, yani hariçte bir fert hiç olmasa bile zihnen varlığını idrak edebileceğimiz, düşünebileceğimiz düzeye mahiyet deniyor.
Mesela insanın mahiyeti diyoruz.
Sonra bu hariçte belli insanlarda tahakkuk ediyor ya.
Yani insan diye fertler var.
Buna insanın hakikati anlamda yani insanın mahiyetinin bir altında insan hakikati oluyor bu.
Bir de gerçekten yani A şahsı B şahsı şeklinde gerçek kişilere indirdiğimizde buna da hüviyet diyoruz.
Yani insanın temelinde insan hakkında konuşmak için önce mahiyetini konuşuyoruz.
Yani zihni bir seviyede bunu konuşuyoruz.
Bir takım işte yargılarda bulunuyoruz.
Mesela ne diyoruz?
İnsanı tanımlarken işte klasik eski filozofların tanımladığı şekliyle el insanı hayvanı nâtıkın.
İnsan hayvanı nâtıktır.
İşte bu insanın mahiyetine yönelik bir tanımlama.
Yani insanın aynına bizatihi, insanı insan yapan şey nedir?
Bu soruyu sorduğumuzda verebileceğimiz cevap bu şekilde olmuş.
Yani insan nedir?
Canlıdır, hayvandır.
Yani canlı olmak bakımından diğer canlılarla ortak kümesi, cinsi budur, canlıdır.
Ama nasıl canlı?
Faslı ne? Yani onu diğer canlılardan ayıran şey ne?
Nutuk.
Yani nutuk ne demek?
Hem düşünme becerisi hem de düşündüğünü sözde ifade etme becerisi.
Yani konuşan canlı dediğimizde biraz eksik kalıyor.
Düşünen canlı dediğimizde de eksik kalıyor.
Yani nutuk kabiliyetine sahip hem düşünebilen, yani zihnen düşünebilen
hem de düşündüklerini nutuka dönüştürebilen, ifade edebilen manasına geliyor.
Evet, işte insan hayvanı nâtıktır dediğimizde değil mi?
İnsanın mahiyetine yönelik, hakikatine yönelik bir tanımlama yapmış oluyoruz.
Ama mesela insan işte gülen canlıdır, yürüyen canlıdır gibi nitelemeler yapsak bunlar tam olarak insanın mahiyetini gösteren tanımlamalar olmaz.
Yani onlar biraz daha böyle resim dedikleri, dışarıdan bakarak dış görüntüsüne göre yapılmış tanımlamalar olur.
İşte yürüyen canlıdır diyorsun. Niye? Çünkü yürüyor.
İşte değil mi? Gülüyor.
Bunlar ama insanın tam manasıyla hakikatini ortaya koyacak tanımlar değil.
Evet, şimdi hakâikul eşya dendiğinde kast edilen mahiyâtul eşya, yani eşyanın mahiyetleri, eşyanın hakikatleri sabittir.
Şimdi burada eşya ne demek? Mevcudat demek aslında.
Hakâikul mevcudatı demek.
Yani mevcudatın, varlıkların hakikatleri, varlıkların mahiyetleri sabittir, vardır.
Şimdi burada kelimelerin, yani şerhe derken yerine kullandığımız ifadeler aslında biraz tanımlı problemler, yani bu cümleyi problemli halede getirebilir.
Hakâikul eşya sabit etün.
Eşyayı mevcudat olarak mesela izah edelim.
Sabiti de yine mevcut diye izah edelim.
O zaman ne demiş oluyoruz?
Mevcutların hakikatleri mevcuttur.
Yani var olan şeylerin hakikatleri vardır.
Bu da cümle değil mi? Anlamsız bir cümle.
Bir şeyi kendisiyle niteleyemezsiniz.
Ali Ali'dir, Veli Veli'dir denmez.
Yani varlıklar vardır denmez.
Burası burada, yani bu cümlenin hatalı bir cümle değil tabii ki.
Bu cümleyi şöyle anlamak gerekiyor.
Yani bizim mahiyetine dair, zihnimizde, inşalarda bulunabildiğimiz, yani düşünebildiğimiz, kelam edebildiğimiz, işte tasavvur edebildiğimiz bütün bu varlıklar fil hakika, gerçekten de yani hariçte de vardır.
Sadece bunlar zihni bir takım hayallerden, senaryolardan değil mi?
Zihin fantazilerinden ibaret değildir.
Zihinde var olup biten şeyler değildir.
Yani zihnin hakkında düşünebildiğimiz, konuşabildiğimiz şeyler gerçekten dışarıda da, hariçte de vardır demiş oluyoruz.
Şimdi Karabaş Veli Hazretleri'nin bir iki cümle onları okuyalım.
İnşallah hitabı erdirelim.
Ehlül Hak, az önce konuştuğumuz Ehlül Hak'ı şöyle Karabaş Veli tanımlıyor.
men kâne itikâduhu ve ekvâluhu ve ef'aluhu mutâbikan lil vâhiye İtikadı, yani inancı, burada inanç tekrar söyleyelim.
Yani dini anlamda inanç olmak zorunda değil.
Herhangi bir şeye dair zihnimizdeki ön kabullerimiz.
İtikadı, sözleri ve fiilleri vâkıa mutâbık olan.
Yani hariçte nesnelerin bizatihi nefsül emre vâkıa mutâbık olan kimselerdir.
Ehlül Hak.
Bazı alimler dediler ki, Ehlül Hak kimdir? Peki Ehlül Hak kimdir?
Ona daha gelemedik.
Yani hakikat ehli böyle söylüyor ama peki hakikat ehli kim?
Karabaş Veli Hazretlerine göre bunlar Evliya Allah'tır.
Değil mi? Evliya Allah'tan daha âli, hakikat ehli olamaz.
Peki veli kimdir?
Evliya Ehli Hak ise veliler, yani evliya veliler demek.
Veli kim?
Velinin iki manası varmış.
Bir, hakim demek.
İki, mahbub demek.
Yani veli hakim olan kimsedir ve mahbub olan yani sevilen kimsedir diyor.
İnşallah önümüzdeki hafta ehli hak olan evliyanın niye ehli hak olduğu, yani hakkın niye velilerden tahsil edileceğine dair
Karabaş Veli Hazretlerinin izahatından inşallah devam edelim.
Seyyidina