Paylaş:
210 İzlenme
Ders Tarihi: 7 Ekim 2023
Euzübillahimineşşeytanirracîm Bismillahirrahmanirrahîm Elhamdülillahi Rabbil âlemîn, Errahmanirrahîm, Mâlik-i yevm-i dîn, İyâke na'budu ve iyâke nesta'în, İhtinas-sırâta-lmüsteqîm, Sırâta-llezîne en'amte aleyhim, Gheyr-i-lmaghdubi aleyhim, Veled-dâllîn, âmîn.
Es-salâtu ves-selâmu alâ Resûlinâ Muhammed.
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ seyyidina Muhammedin.
Es-salâtu ves-selâmu alâ Habîbina ve kurret-i ayyunina ve tabîb-i kulûbina Muhammed.
Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim.
Rabb-i şerahli sadri ve istirli emri ve ahlül ukteten min lisan-i yefkahu kavli
ve ufevvizu emri ilallah.
İnnallâhe basîrun bil-ibâd.
Rabb-i yessir ve lâ tuassir.
Rabb-i temmim bil-khayr.
Amin.
Amma ba'at.
Evet.
Bugünkü dersimizin konusu yedinci asıl.
Yani İsmail Rusuhi Ankarevi Deden'in Futu'at-ı Ayniye adlı Fatiha tefsirinin
yedinci ve son aslına ulaştık elhamdülillah.
Yani yedinci aslın mevzuu ne?
Gayr-i'l-maghdubi aleyhim ve laddâllîn.
Nokta. Amin.
Fatiha'dan bazılarına göre Fatiha'ya dahil ediliyor.
Ama cumhurun görüşü yani ulemanın ekserisi amin lafsını Fatiha'ya dahil etmiyorlar.
Dolayısıyla Fatiha'nın yedinci ayet-i kerimesinin tefsirini şey yapacağız inşallah.
Anlamaya çalışacağız.
Gayr-i'l-maghdubi aleyhim ve laddâllîn.
Yani ihdine sırâta'l-mustaqîm.
Bizleri ey Rabbim, ey Allah'ım, bizleri sırâtı mustaqîme, dosdoğru yola hidayet eyle, oraya sevk eyle.
İhdine sırâta'l-mustaqîm.
Sırâta'l-lezîne öyle yol ki o, o sırat.
Ellezîne en'âmte aleyhim.
Senin nimet verdiklerinin yoludur o yol, o sırat.
Gayr-i'l-maghdubi aleyhim ve laddâllîn.
Gazaba uğramışların, gazaba uğramışların ve dalalete sürüklenmişlerin, yani sapmışların, yoldan sapmışların yolu değildir.
Nimet verdiklerinin yolu.
Ki o yolda dosdoğru yoldur, müstakîm bir yoldur.
Evet, şimdi geçen hafta bu nimet verilen kimseler üzerinde durmuştuk.
Nimetin ne olduğunu ifade etmiştik.
Daha sonra da en'âmte aleyhim lafzı üzerinde durmuştuk.
Nimet verilen kimseler kimlerdir?
Bizim tefsir külliyatımızda, literatürümüzde, yani rivayet, dirayet ve tasavvufî tefsirleri dikkate aldığımızda, nimet verilen kimseler hakkında çok farklı tefsirler yapılmış, görüşler beyan edilmiş.
Bazı tefsirlerde nimet verilen kimselerin gayr-i'l-maghdubi aleyhim ve laddâllîn irtibat kurularak, Hazreti Musa'nın ve Hazreti İsa'nın kavmi olduğu ifade edilmiştir.
Yani gazaba uğrayan Yahudiler veya dalalete sürüklenen,
yoldan sapan ve dinlerini tahrif ederek sapan, Hristiyanların, Hristiyan olmayan, Yahudi ve Hristiyan olmayan fakat Hazreti Musa'ya ve Hazreti İsa'ya tabi olan, onlara iman eden kavim olduğu ifade edilmiştir.
Bu bir görüştür.
Bir diğer görüş, bir diğer görüş, İslam üzere olan, Müslüman olan, imanla şereflenen Müslümanlar kastedilmiştir.
Umumiyet itibariyle.
Umumiyet itibariyle, İslam ve iman üzere olan, Peygamber Efendimiz'e iman eden kimseler kastedilmiştir, denilmiştir bir tefsirde de.
Bazı tefsirlerde.
Müslümanlar daha da hususileştirilmiştir bu sefer.
Dolayısıyla, nimet bu anlamda, iman ve İslam nimeti, umumi bir nimet olmakla birlikte, bu tahsis edilerek bir ihtisas nimeti.
Buna enam-ı has demişti, geçen hafta ifade etmiştik.
Yani hususi nimete nail olanlar.
Onların yoluna tabi olmak.
Çünkü burada,
çok basit bir mantıkla, bütün Müslümanların veya iman edenlerin, umumiyet itibariyle yani, onların yoluna tabaiyetten ziyade, onların yoluna ittibadan ziyade,
yine umum Müslümanların içerisinde, ihtisas kazananlar.
Kimlerdir bunlar?
Ehl-i beyttir diye tarif etmişler.
Dolayısıyla, hususi bir nimete nail olan ehl-i beyt,
enamte aleyhim.
Kendilerine nimet verilenler olmuş oluyor.
Ehl-i beyt.
Tabi buradaki ehl-i beyt kavramını, sadece biz hamse-i ale abayla,
sınırlandırılmıyor.
Özellikle, ulemanın bir kısmı veya, evliya zümresi, ehl-i beyti peygamber efendimize,
kurbiyet kesmeden ve onun, bir nevi manevi akrabası, manevi akrabası olan, onun ailesine, aileye dahil olmak, kurbiyetle ilgili olan bir şeydir.
Yakınlıkla ilgili olan bir şeydir.
Dolayısıyla ehl-i beyt kavramı, peygamber efendimize yakınlaşan, ona mukarreb olan, kimseler olarak,
şey yapılmış.
Yani o ufuk, o daire, genişletilmiş ehl-i beyt.
Özellikle İbn-i Arabi hazretleri, mesela Futa't-ı Mekke'de,
bundan bahseder yani.
Ehl-i beytin, ne olduğundan bahseder.
Peki, bazı şeylerde,
ashab-ı kiram kastedilmiştir bunlar.
Ashab-ı kiram, bazı tefsirlerde, enamte aleyhim, kendilerine nimet verilenler.
Bazı tefsirlerde ise, ehl-i sünnet vel cemaat kastedilmiş.
Mesela İmam Maturidi tevilatında, kendilerine nimet verilen zümrenin kesimin, ehl-i sünnet vel cemaat kesimi olduğunu, bu geniş dairenin olduğunu, tevilatında,
mutezilenin ise, gayr-i mağdubi aleyhim vela daallin zümresi olduğunu, gazaba uğramış ve dalalete sürüklenmiş kimseler olduğunu söylemiştir.
Tabi buradaki, bu mezhep farklılığını şeyde yapmamak lazım.
Yani, bunu açıklarken İmam Maturidi, mutezile diyor ama, mutezili tavra sahip olan ne kadar kimse varsa, onları da işin içerisine dahil edecek bir anlamda mutezile kavramını ele alıyor.
Sadece bir İstanfırkalar tarihinde bir fırka olarak değil.
Nasıl tarif ediyor mutezileyi de?
Kendi akıllarınca, yol icat eden, ihdas eden,
haktan bir yolun geldiğini ve o yol üzerinde, bütün menzilleriyle, bütün yolun bütün şeyleriyle, şartlarıyla, şurutuyla,
menzilleriyle, her bir adımında ne yapılacaksa, bütün adab-ı erkanıyla, o yolu kabul etmeyen, kendilerinden bir yol ihdas eden zümrü olarak şey yapılıyor.
Dolayısıyla, Hristiyanlar ve, Yahudiler de bu anlamda, ne yaptılar?
Kendi akıllarınca,
veya kendi ihdas ettikleri örfleri uyarınca, pek çok şey olabilir bunlar, toplumsal örfler, adetler olabilir.
Bunları din olarak belirlediler ve,
kendi kendilerine bir din ihdas ettiler.
İhdas ettiler.
Ve böylelikle de, o mustakim olan, peygamberlerinin bildirdiği yoldan ne yaptılar?
Saptılar.
Başka bir şey, başka bir yol şey yaptılar kendilerine.
Tuttular yani.
Dolayısıyla,
ehl-i sünnet vel cemaat kavramı da, bu anlamda, hakkın, peygamberi aracılığıyla, tayin ve takdir buyurduğu,
ona verdiği, ne kastediliyor burada?
Şer-i şerife, ki bu ana caddeydi, sıratı mustakimle,
bu kastedilmişti.
O yol üzere, şer-i şerif üzere yürüyenler kastedilmişti.
Peki, tasavvufi tefsirlere bakıldığında,
onlar da, en'amte aleyhim, kendilerine nimet verilenleri de, bütün bunları kabul etmekle birlikte, bütün bu anlamları kabul etmekle birlikte,
ihtisası tahsisi, yani hususi nimetin, ne olduğunu tespitte, şöyle, genel itibariyle,
şöyle bir görüş ifade ederler.
O kimseler, kendilerine nimet verilen kimseler, ehl-i keşfe ve şuhud olan, yani müşahede ve mükaşefeye,
nail olmuş evliya zümresidir derler.
Ki onlar da zaten, sıratı mustakim üzere yürürler, onlar da şer-i şerife tabi olurlar, vesaire vesaire.
Yani, kendi akıllarından bir din, bir yol, şey yapmazlar.
İhtas,
ihtas etmezler.
Şeriat'a tabi olurlar.
Ama, bu şeriatla, yani peygamberinin yoluyla,
hakka kurbiyet kesbetmiş, müşahedeye ermiş, velayet şeyine nail olmuş, velayet mertebesine nail olmuş kimseler.
Dolayısıyla,
tasavvufi tefsirlerde bu anlamda, gayr-i mağdubi aleyhim velad daallin de, işte bu seyr-i sülük yolundan ayrılmış, kendi başına bir yol tutmuş, velilerin izinden ayrılmış,
ve dalalete sürüklenmiş, efendim, kimseler olarak da tasavvufi tefsirlerde, gayr-i mağdubi aleyhim velad daallin, irtidat etmiş,
yolundan sapmış, yolunun gereklerini yerine getirmemiş, kimseler, her kimse onlar yani, böyle bir anlam genişliğinde,
anlam ufkunda, bir tasavvufi tefsirlerde de bir mana şey yapılır.
Dolayısıyla tefsirlerde, kendilerine nimet verilenler, ve kendilerine,
bu nimete nankörlük eden, gazaba uğrayanlar, daallin, umumiyetten, genellikten,
özelliğe doğru bir şey yapılır.
Fakat bu özellik, aslında, yani, genellikten,
umumiyetten, hususiyete doğru bir şey, bir daralma değil, aslında bir genişlemedir.
Bunu da mesela,
şeyde, Hakaykut tefsirde, Sülemi bahsediyor, en'amte aleyhim dedi, nimeti mutlak zikretti.
Mutlak nimetten zikretti.
Zahiri nimet, batıni nimet, ruhani nimet, cennettir,
veya cennetin içindekilerde falan, bunlardan bahsetmedi.
Nimeti mutlak bıraktı.
Kendilerine nimet verilenler, ama hangi tür nimet verilenler,
bunun doğrudan bir karşılığı yok.
Mutlak zikretti.
Mutlak zikretmesi, Sülemi'nin çok güzel bir şeyidir, bu yorumudur.
Mutlak zikretmesi, mutlakiyet bir şeyin kemalini ifade eder.
Dolayısıyla, kemalini ifade eder.
Kemal ise,
herkesin eline gelebilecek bir şey değildir.
Kemal hususi bir şeydir.
Dolayısıyla, onlara öyle bir nimet verilmiştir ki, o nimet,
hususi bir nimettir, kemal ifade eder, ve herkesin gayret edip, ulaşması gereken, bir zirve noktasındaki,
bir nimetler bütününü, ifade eder, diyor, kim?
Sülemi.
Sülemi, Abdurrahman Sülemi.
Peki, dolayısıyla, En'amte aleyhim'in zıttı ne olmuş oluyor bu sefer?
Gayr-il mağdubi aleyhim ve lafdaallin.
Gayr kelimesi, bir şeyin biz gayrı diyoruz değil mi?
Burada bir teknik bir bilgi, arz edeyim müsaade ederseniz.
Gayr kelimesi, özellikle tefsirlerde, bu açıklanıyor,
üç anlama geliyor, gayr kelimesi.
Bir şeyin gayrı dediğimiz zaman, bir şeyin başkası, ötekisi, anlamına geliyor.
Fakat gayr kelimesi, tefsirlerde, Kur'an-ı Kerim'de geçen, gayr kelimesi ile ilgili, ayetleri de dikkate alarak,
üç anlam ortaya çıkarıyorlar.
Birincisi, başkası anlamında.
Yani nimet verilenler, nimet verilen kimselerden,
başkaları anlamında.
Gayr kelimesi.
İkinci anlam, la anlamı geliyor.
Olumsuzlama, değil.
Yani, nimet verilen kimseler, kimseler, nimet verilen kimseler, olmayan,
anlamında.
Üçüncü anlam ise, illa anlamı veriliyor.
Yani, ancak,
ancak, kendi gazaba uğramışlar, ve dalalete sürüklemiş, olanların haricinde, illa anlamı veriliyor.
Fakat, bu üç, gayr kelimesi, bu üç anlamı da taşıyor.
Tefsirler,
dolayısıyla, ayeti kerimeye anlam verirken, bu, gayr kelimesindeki bu üç anlamı da, şey yapıyorlar.
Gayr-i kıraati de var, gayr-aki kıraati de var.
Yani,
biz gayr-il mağdubi aleyhim, değil mi? Bizim okuduğumuz kıraat bu.
Ama başka bir kıraat de, şahıs kıraat de değil, şey kıraat, gayr-al mağdubi aleyhim şeklinde.
Orada illa anlamı veriyorlar.
Bu da tefsirlerdeki, teknik bir detay.
Şimdi gazap kelimesine, geçtiğimiz zaman bu ayeti kerimede,
üç tane temel şey var.
Bir gazap, ondan sonra, ikincisi, dalalet,
anlamı ve, gazaba uğramış ve dalalete sürüklenmiş, olanlar. Yani gazap ve, dalaleti, aktörlüğünü yapmış,
olanlar.
Şimdi gazap kelimesine, geldiğimiz zaman, bu kelime sözlükte, intikam alma isteği,
vaktinde, intikam alma isteği vaktinde, kalpteki kanın, galeyana gelmesi, severan etmesi anlamına geliyor.
Yani gazap, kalpteki kanın, bir kimseye kin duyuyorsunuz, intikam almak istiyorsunuz, onu cezalandırmak istiyorsunuz,
öfkeleniyorsunuz, işte bu öfke denilen şey, o kandaki kanın, fiziksel bir açıklama yapılıyor, sözlüklerde yani bu anlamda.
Şayet bir kimse,
başka bir kimseye kin ve intikam güderse, o anda o kimsenin içinde, hışım ateşi alevlenip, kanını coşturur, karaltıcı dumanlar içini kaplayıp,
dimağına çıkar, beynine fırlar, varlık memleketinin hükümdarı olan, nurani akıl, onunla perdelenir o öfke esasında, tedbir ve,
bir şeyi elde etmeden geri kalır, şeytan tabiatı sıfatlarıyla ve yırtıcı hayvanların huylarıyla, ne yapar? Bezenir.
Çünkü,
insanlarda bir şeyler var, dış güçler var, bir şeyi idrak etmede, bir de iç güçler var, ruhani güçler diyebiliriz biz buna,
veya batıni güçler, ruhani güçler diyebiliriz.
Bu veya, nefsani güçler diyebiliriz, nefsine taallük eden güçler.
Bu güçler, ya iyiliğe ve kötülüğe sevk eder, affedersiniz, iyiliğe ve hayra sevk eder, mutluluğa sevk eder,
kötülüğe ve dalalete sevk eder.
Şimdi bu güçlerden bir tanesi, kuvve-i melekiye, meleki güç.
Bu meleki güç, melek kelimesinden geliyor bu yani, meleki güç, kişiye ilim ve marifet kazandırır, ilim ve marifete yönlendirir.
Taat ve iyilikleri bu güç vasıtasıyla elde etmeye çalışan bir kimse, boş işlerden, dini yasaklardan ve geçici dünyevi meşguliyetlerden uzaklaşır.
Birinci güç, meleki güç.
Kuvve-i melekiye. İkinci gücü, bu klasik İslam düşüncesindeki nefs teorisinde anlatılır bunlar yani.
İkinci güç, gazabiyye gücü. Bak gazak kelimesi burada gelir. Öfke gücü olarak da tercüme ediyorlar ama buradaki gazap olumsuz bir manada
değil. Yani bizatihi kelime itibariyle.
Öfke, öfke hep menfi bir anlama gelmiş.
Ama gazap bu anlamda hayra da
götürebilir, şerre de götürebilir bu anlamda.
Gazabiyye gücü, bu kin, haset, kibir, zulüm, böbürlenme, mahvolma gibi kötü
huyların genel itibariyle kaynağıdır. Bu huylar tezkiye edildiği zaman gazap gücü bu az önce arz ettiğim sıfatların,
niteliklerin, nefsin niteliklerinin veya ahlaki rezilletlerin tam tersi şeylere, niteliklere sahip oluyor.
Bunu sağlayan ne?
İşte gazap gücü.
Mesela kibir dediğimiz şey.
Kibir gazap gücünden kaynaklanır.
Öfke gücünden, kuvve-i gazabiyyeden kaynaklanıyor. Kibri tezkiye
ettiğin zaman, ona hakim olduğun zaman, gazap gücü bu sefer tevazu olarak ortaya çıkıyor. Yani ahlaki rezilletler, ahlaki
faziletler ve erdemler olarak ortaya çıkıyor. İkinci güç de insanın, nefsinin güçlerinden ikincisi de neymiş? Gazap gücü, öfke gücü diyelim, tercüme
edersek. Üçüncüsü ise şehvet gücü. Tekrar edelim. Birincisi kuvve-i melekiye, ikincisi
kuvve-i gazabiyye, üçüncüsü kuvve-i şehebiyye.
Şehvet gücü. Bu da aslında
buna kuvve-i behimiye de deniliyor.
Behimiye, hayvani güç deniliyor. Miskinlik, tembellik, yeme içme, uyku
ve gafletin kaynağı bunlar. Melekiye gücünü bir fiil hale getirenler, işte fatihadaki nimete erilen,
nimete nail olanlar, melekiye gücünü, yani ilim ve marifet ama bunun gereğiyle de amelde bulunanlar, meleklik gazabiyatına şey yapıyorlar.
Meleklik huyu kazanıyorlar. Ne sayesinde? Melekiyet gücü sayesinde. Dolayısıyla tefsirlerde, özellikle de tasavvufi tefsirlerde
Ēnâmte aleyhim, bu melekiyet gücünü bir hakkın kendilerine tahkuk ettiren şeyler, evliya zümresi olarak şey yapılıyor, kabul ediliyor.
Gazabiyye gücünü zapt edemeyip işler hale getirenler ise, işte Fâtiha'daki gazaba uğramışlar olarak ifade ediliyor.
Kimler de onlarda, kin, haset, kibir, zulüm, böbürlenme, katletme, adam öldürme vs.
ne kadar ahlaki rezilet varsa bunu kendisine yol bilmiş olanlar da mağdubi aleyhim olarak niteleniyor.
Bir de şehvet güçlerine güç katıp gece gündüz yeme içme ile meşgul olanlar, hayvanlık seviyesine inenler, cehalet ve sapıklık çukurunda kalanlar, ruhani zevk ve insanlık şerefinden mahrum kalanlardır.
Üçüncü de şey olan veladdaallîn yani sapıklık çukuruna yuvarlananlar da şeheviyye güçlerine mağlup olanlar olarak tefsirlerde yer alıyor.
Fakat şimdi gazabın tersi bu gazabın tam tersi rıza yani hakkın gazabına uğramışlar bir de hakkın rızasına nail olmuşlar, hakkın hoşnutluğunu kazanmışlar.
Gazab kelimesinin zıttı rıza kelimesidir, razı olmaklık kelimesidir.
Fakat burada gazapta bir infial edilgenlik durumu var, kan beynine sıçramış ve sen o gücün, o kötü gücün mahkumu olmuşsun, onun karşısında elin kolun bağlanmış durumda olmak.
Hak Teâlâ'yı normalde böyle fakat soru şu, peki gazap kelimesi Kur'an-ı Kerim'de Hak Teâlâ için de kullanılıyor, ne olacak bu sefer?
Nasıl bir anlam vereceğiz yani, değil mi, şeyde geçiyor bu, Fetih suresinde geçiyor, ve gaziballâhu aleyhim ve le'anehum, değil mi, Allah bu gazibe fiili Arapçada daima alâ ile kullanılır, gazibe alâ ile kullanılır.
Yani Allah onlara lanet etti, Allah onlara gazap etti ve onlar lanete uğradı.
Buradaki gazabın şeyi intikam alma, cezalandırma yani Allah onların, o kimselerin gazaba
uğramışların, yaptıkları fiillerden dolayı Allah onlara bunun cezasını verecektir, onun karşılığını verecektir, her neyse o karşılık onu Allah onlara şey yapacaktır, verecektir anlamında.
Aksi takdirde ama burada şöyle bir şey de var, burada bir tevile gidiliyor yani, Allah'ın gazap etmesi, çünkü esmasından değildir yani Allah bu fiili yapar ama esmasından
değildir.
Çünkü gazup veya gazban şeklinde bir isim olarak bu Hak Teâlâ'nın esmasından kabul edilmiyor.
Dolayısıyla bu fiilin bir şekilde tevil edilmesi lazım, bundan dolayı da tevil edildiği için de müteşabiyattan kabul ediliyor.
Allah'ın oyun, tuzak kurması gibi yani, Allah tuzak kurar mı?
Hayır, tuzakları onu boşa çevirir, Allah gazep eder mi, bir şeye öfkelenir mi?
Hayır, eski esatirul evvelinde, Tevrat'a baktığımız zaman öfkeli bir şey, tanrı filan bununla ilgili şeyler vardır.
Fakat burada kendi yolundan sapanlara cezasını vermesi anlamına geliyor.
Fakat Allah'ın muntakim ismi de var, intikam edici ismi var yani.
Dolayısıyla gazapla intikam arasında da bir farklılık öngörüyorlar, gazabın nihai kertede müteşabiyattan olduğu için bazı teviller söyleyebiliriz ama bunu tam bir şekilde idrak etmek de pek de olası değildir diye de tefsir ediyorlar.
Evet, şimdi gelelim dalalet kelimesine, dalalet kelimesi yoldan sapma anlamına geliyor.
İlginç bir bilgi, Hazreti Ömer ve Hazreti Ali Efendimiz'in onlardan rivayetleriyle onların kıraati gayril mağdubi aleyhim ve gayri daalin şeklindeymiş, bu da bir kıraat.
Ama tabi ki resmi musatta velet daalin deniliyor.
Tabi burada neden gayr denilmedi, neden la denildi, bununla ilgili tefsirlerde
çok teknik bir detay var, o teknik detaylara girersek ki onların da anlamları var ama şey yaparız, haddimizi, vaktimizi tecavüz ederiz, ona da gerek yok.
Genel itibariyle dalalet küfür, imanın zıttı olarak kabul ediliyor.
Allah'ın hoşnut olmadığı bir şey, yani dalalet küfür imanı zıttı, dalalet şakilik, hüsran olmak, yolu kaybetmek, ümitsizlik anlamlarına geliyor ve bütün bu anlamları
bu ayeti anlarken kullanmak da caizdir.
Dolayısıyla dalalet kelimesinin fakat bütün bunlar arasında Ankara'yı diyor ki daha doğru anlamı, bizlere hidayet eyle ifadesinden anlaşılan hidayet kelimesinin zıttı olan bir manadır.
Dolayısıyla dalaletin zıttı, Ankara'yı kavlince ne olmuş oluyor, hidayet olmuş
oluyor.
Evet, şimdi peki soru, bir diğer soru şu, gazaba uğramışlar ve dalalete sürüklenmiş olanlar kimlerdir?
Böyle bir soru da tefsirlerde şey yapın, hepimizin de belki de aklında kalan ve yaygın olan manada şu, mağlup aleyhim olan gazaba uğramış olanlar Yahudiler, dalin kimler,
dalalete sürüklenmiş olanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler neden gazaba uğramışlar?
Pek çok şeyi var, tefsirlerde yazıyor, işte ne yaptılar, peygamberleri öldürdüler.
Bizler zenginiz, Allah da fakirdir.
Bu şeyle ilgili ayet-i kerime, Allah'ın güzel borç vermesiyle ilgili ayet-i kerime, bu ayet nazil olduğunda Yahudiler ileri geri konuşmaya başlıyorlar.
Ya Allah fakir mi ki borç alsın, borç versin falan yani böyle bir şey olabilir mi deyince işte bu konuşmalarından dolayı gazaba uğramışlardan oluyor ayet-i kerime gereğince.
Peki Yahudilerin bunun dışında peygamberleri katletmeleri, dini tahrif etmeleri, kendi yollarını tahrif etmeleri vesaire şeklinde.
Nitekim aleyhissalatü vesselam Efendimiz Yahudilerle malumunuz savaştı ve bir kimse
gelip diyor ki bu seninle cenge tutuşan kimlerdir?
Efendimiz de cevaben bunlar mağdubi aleyhim diye buyuruyorlar.
Mağdubi aleyhim topluluğudur şeklinde buyuruyor Efendimiz.
Aynı zamanda Hıristiyanlarla savaşıyor Efendimiz ve bir şahıs peygamber Efendimiz bunlar ne tür kimselerdir diye sorduğunda onlar daallundur yani sapmışlardır buyuruyor.
Fakat genel itibariyle tefsirlerde mağdubi aleyhim ve la daallin yani hem gazaba uğramış hem de dalalete sürüklemiş olanlar aslında Yahudiler ve Hıristiyanların kendi yollarını tahrif etmeleri sebebiyle bu tahrifi gerçekleştiren ne kadar zümre varsa onlara taalluk ettiğine dair tefsirlerde bir ne vardır?
İttifak vardır.
Yani sadece o din mensupları kastedilmemiş müstakim olan şeriattan yoldan sırattan sapmış olan ne kadar kimse varsa onlar ifade edilmiştir.
Beyzavi tefsirinden en meşhur bizim bu Türk toplumunda en meşhur tefsirlerden birisi.
Beyzavi tefsirinde gazaba uğramışların isyankar ve fasıkların sapıklığa düşmüşlerin yani daallün ise Allah-u Teala'yı bilmeyenlerin olması gerekir diyor Beyzavi.
Zira kendilerine nimet verilenler gerçekte Hak Teala'nın zatına yönelik marifetle iyi amellerini birleştirmeyi başaranlardır.
Yani hakkı bilmekle bunun gereği olan amel-i salihi birleştirmiş olanlar kendilerine nimet verilenler bunların dışında ne kadar kimse varsa gazaba uğramış ve dalalete sürüklemiş olanlardır.
Yani onlar akıl ve amel güçlerini ilim ve amel ziynetleriyle süsleyip akıllarına ve amellerine zarar vermemiş olanlardır.
Gazaba uğramışların ve sapıklığa düşmüşlerin karşısında iki taife vardır.
Birincisi akıl gücü atıl olmuş ve bozulmuş ilim ve akıl ziynetinden soyulmuş kimselerdir.
İkincisi ise amel gücü zarara uğramış, can gerdanlarını amel kolyesinin süslemediği
kimselerdir diyor Beyzavi tefsirinde.
Evet.
Hakaikut Tevilde, Sülemi'de nasıl ifade ediliyor gazaba uğrayanlar ve dalalete sürüklenenler?
Gazaba uğramışlar.
Burası önemli.
Yani Sülemi'nin bu yorumu, tasavvufi yorumu önemli.
Gazaba uğramışlar sadece zahiri olan şeylerle ilgilenen, cismani nimetlere ve beş duyunun zevklerine boyun eğen bir gruptur.
Genişletti şeyi yani, anlamı.
Bu sebeple ruhani hakikatler defterinden bir harf bile okumayıp kalbin nimet ve
zevklerinden asla lezzet ve hisse almamışlardır mağdubi aleyhim olanlar.
Onlar, ayet-i kerimede Rum suresi, onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler, ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler.
İşte bu ayet-i kerime bu türden kimselerin hali olmuştur.
Sapıklığa uğramışlar ise ruhani perdeler ile batıni nurlara bürünüp, her şeyde
hem zahir hem de batın açısından hak teâlâyı müşahede edemeyen güruhtur.
Müşahede zevkinden mahrum kalanlardır sapıklığa düşmüş olanlar.
Bunlar Muhammed aleyhisselamın meşrebinden ve yolundan pay almamış kimselerdir.
Muhammedî meşreb zahiri batında, Muhammedî meşrebi Süleymiye hazretleri tarif ediyor.
Muhammedî meşreb zahiri batında, batını zahirde müşahede etmektir.
Tekrar ediyorum, Muhammedî meşreb zahiri batında, batını zahirde müşahede etmektir.
Yani zahir ile batını birbirinden ayırmamaktır.
Şeriat ile hakikati, hakikat ile şeriatı birbirinden ayırmamaktır.
Hazreti Muhammedin aleyhissalatu vesselam, mertebesine göre zahir batının, batın zahirin ta kendisidir diyor Süleymiye.
Muhammedî meşrebde olan kemal ehlinin her biri, vahdeti kesrette, birliği çoklukta, çokluğu birlikte müşahede eden kimselerdir.
Aşikar olanı gizli olanı aşikar olanı da gören kimselerdir.
İşte onlar en'amte aleyhim olan kimselerdir ki kendilerine tabi olunan sırata sahiplerdir.
Bunların dışında olan kimseler de gayril mağdubi aleyhim velattaallin olanlardır.
Son amin dedi dedem.
Amin kelimesi hakkında da bir iki cümle bitiriyorum.
Haftaya bırakmayayım amin kelimesini.
Ankarevi şöyle diyor amin kelimesini, çok uzun bir şey var da amin kelimesi Fatiha suresinin mührüdür.
Bir mühür gibi bir şeydir bu.
O duanın anlamını kendi içerisinde ne yapar? Gizler.
İsim fiildir bu duama icabet eyle yarabbi demektir amin kelimesi.
Bunu çok farklı şekillerde de okunma kıraatleri de vardır.
Emin şeklinde, amin şeklinde, ameno vesaire.
Farklı şekillerde kıraatleri var.
Bir rivayette Efendimiz şöyle buyurmuşlar.
Fatiha suresini okumayı tamamladıktan sonra Cebrail bana amini bildirdi.
Ve dedi ki amin kitaba mühür gibidir.
Hazreti Ali ve Hazreti Ebu Hureyre de peygamber efendimizden şöyle rivayette bulunmuşlar.
Gayril mağdubi aleyhim velattaallin dedikten sonra amin deyiniz.
Bir diğer rivayet imam amin dediğinde de siz de amin deyiniz.
Bir kimsenin amin demesi meleklerin amini ile örtüşürse onun geçmiş tüm günahları bağışlanır.
Bu hadislerden anlaşılan şudur ki diyor Ankaravi.
Amin diyen kimsenin amininin imamın aminine bitişik olması gerekir.
Bu zamanla ilgili olan bir şey olarak anlaşılmış ama aslolan meleki bir ruhani bir tabiata bürünüp o meleklerin amini ile birleşmesi demek.
O ruhaniyet ve kurbiyet mertebesine yükselildiği zaman bu meleklerin amini ile bitişmesi.
Yani bir hal manevi bir hal manevi bir mertebeden burada bahsediliyor.
Evet şimdi Futaat-ı Ayniye'nin Ankaravi'nin Fatiha tefsirinin en sonunda Hazretin bir duası var.
O duayı okuyarak Fatiha suresinin tefsirini inşallah hitabı eldirelim.
Haftaya Konevi'nin tefsirinden başlıyorsun o zaman.
Yok Bursevi'nin tefsirinde.
Rabbin başarıya erdiren eli ve hakkın inayet ve yardımı ile bu Futaat-ı Ayniye kitabı 1037 Hicri 1037 Miladi 1628 yılının Recep ayının son 10 gününde tamamlandı ve güzel bir şekilde son buldu.
Bu ferakaydı aynı zamanda.
Tamamlanması ve sona ermesinden dolayı Allah'a hamdü senalar olsun.
Salat kendisine Kur'an indirilen insan kemalinin son bulduğu Muhammed Mustafa aleyhissalatu vesselama ehli beytine iman binasını tamamlayan ashabı kiramına olsun.
Ey Allah'ım ey Rabbim alim ve arif kullarından kabul eylediğin gibi bizden de kabul eyle.
Bizleri ebeveynlerimizi, şeyhlerimizi, büyüklerimizi, kadın erkek bütün müminleri ve müslümanları bağışla merhametinle muamele eyle.
Fatiham da hatimem de hepsi sensin.
Hayırla fetheyle ya Rab.
Hayırla hatmeyle ya Rab.
Bu dua amin içindir.
Amin diyenlere Allah rahmetiyle muamele eylesin.
Merhamet eylesin.
Amin ya Rabbel alemin.
Bi hurmeti seyyidil murselin.
Velhamdülillahi Rabbil alemin.
Bi sırrı pir. El Fatiha.