Paylaş:
26 İzlenme
Ders Tarihi: 11 Eylül 2025
Yemin vermenin ağırlığı
Euzubillahimineşşeytanirracim bismillahirrahmanirrahim elhamdülillahi rabbilalemin ve salatu ve selamu ala resulina muhammeden ve ala alihi ve sahbihi ecma'in ve bihi nesta'in
Allahümme allimna ma yenfa'na benfa'na bima allemtena inneke entel alimul hakim ve erinel haqqa haqqen ve rzukna itteba'a ve erinel batile batilen ve rzukna içtena be ve cealna mimen yestemiunel kavle fe yettibiune ahsene
amin sallu ala resulina muhammed sallu ala tabibi gulubina muhammed sallu ala şefi'i zunubina muhammed sallu ala kurrati ayunina muhammed
amin ama baat mecelli ahkam-ı adliyenin kavaydi külliyesinden inşallah bugün de devam ediyoruz en son dersimizde 6. maddeyi okumuş idik
nasıldı?
kadim kıdemi üzere terk olunur kadim nasıl tarif edilmişti?
kadim o şeydir ki evvelini kimse bilmeye böyle tarif ediyorlar kadimi
yani kadim öncesi bilinmeyen mesela bir yol var bir yerde değil mi?
bir çeşme var işte bir bina var bir takım böyle o çeşmenin etrafında insanlar bir şeyler yapa gelmişler değil mi?
o binada işte bir takım faaliyetler yapa gelmişler işte bir cami var çok eskiden beri yapılış tarihini dahi bilmiyoruz bu gibi yani hali hazırda yaşayan insanların ne bizzat kendilerinin tanık olmalarıyla
ne de eskiden işte sereflerinden nakledilen haberlerde malumat aktarılması suretiyle bir bilgi sahibi olmadığımız yani bir şeyin ne zaman başladığını ne zaman ortaya konduğunu
ne zamandan itibaren ihtiyaç edildiğini bilmiyorsak işte ona kadim deniyor kadim kıdemi üzere terk olunur yani bir şey kadimse bu insanlar arasındaki muamela
hatta özellikle söz konusu bir ilke yani insanlar arasındaki hak alacak davalarında işte mesela komşuluk ilişkilerinde kamuya taluk eden işte yol bahçe kullanımlarında
su kullanımlarında vesaire bu kadim uygulamalar kadim icraatlere dikkat edilir itibara alınır yani kadim kıdemi üzere terk olunur
anlamı bu bu mutlak bir kaide gibi bunu zikrediyoruz ama hemen peşinden gelen bir madde aslında bunun bir takyidi yani bir kayıtlaması
bir istisnai ihtirazi bir kaydı olarak hemen peşinden getirmişler ilke olarak bir şey kadimse çok eskiden beri devam ede geliyor ise öncesini bilmiyorsak ona itibar olunur
o yine devam ettirilir ama bunun bir istisnası olacak şekilde zarar kadim olmaz işte yedinci madde de böyle zarar kadim olmaz
yani bir şey çok eskiden beri devam ediyor ama insanlara zarar veriyor buna itibar edilmez yani sırf eskiliğinden dolayı eğer zarar veren bir
işte muamele bir işte icraat bir fiil bir tatbikat sırf kadim olduğu için sırf çok eskiden beri nesillerden beri devam ede geldi
diye ona itibar olunmaz yani eğer bir zararı fahiş söz konusu ise ne gibi mesela
diyelim işte şimdi tabii artık şehirlerimizde kanalizasyon sistemleri var yani giderler çok muntazam sistemli büyük şehirlerde özellikle bu gibi problemler kalmadı ama
Anadolu'da bazı yerlerde hala işte kırsal bölgelerde hala bu gibi problemler var eskiden bu çok daha böyleymiş insanlar evlerinin
atık surlarını ya sokağa salıyorlar veya eğer bir şey varsa işte yolun yerin altından isale hatlarıyla akıtıp gönderiyorlar işte mesela
diyelim ki bir evden atık sular sokağa bırakılmış yine dediğim gibi işte eski şartlarda söz konusu olan bir mesele
yani günümüzde büyük şehirlerde artık çok görmediğimiz ama benzerlerini tabii başka şekillerde yine görebiliriz yani bir evin mesela suyu hep böyle çok eskiden beri
bilmiyoruz yani kaç nesilden beri olduğunu da bilmiyoruz hep böyle sokağa akıtılmış olmaz yani ona sırf kadim diye o hali üzere bırakılmaz
yani insanlara bir zarar veriyorsa yoldan geçen herkesin kullanımına, kamunun kullanımına tahsis edilmiş olan bir yolda işte
tarihe ağam dediğimiz yani anayollar işte sokaklar sadece bir kimsenin kullanımına bir evin kullanımına değil de herkesin istifadesine açık
olan bu şekilde işte kamusal arazilerde halka açık arazilerde eğer işte bir binanın mesela atık suyu oraya gidiyorsa mesela fabrikalarda falan olur ya işte
nehirlere işte atıklarını atarlar onun gibi yani insanlara, topluma kamuya, yaşanılan
ortak yaşam alanlarına bir zarar verici bir eylem varsa ne kadar eskiden beri devam ede gelirse gelsin ona itibar edilmez
yani zarar kadim olmaz yine birkaç madde sonra gelecek yine mecellede şöyle bir kaide de var, zarar izale olunur zararu yuzalu
zarar izale olunur yani bir zarar varsa ortada mutlaka giderilmesi gerekir bu da yine Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam'ın bir hadisi şerifine dayanan bir kaidedir
Efendimiz malum aliniz la darara ve la drara buyurmuşlar değil mi?
yani bir Müslüman ne ilkten zarar verici
yani başkasına zarar verici bir fiilde bulunabilir ne de kendisine zarar verici bir fiile yine zararla mukabelede bulunabilir
ikisi de caiz değil, birisine zarar vermek de caiz değil, zarar gördüysek de ona yine mukabele bir zarar, yani karşılığını zararla vermek de
caiz değil, hukuk, hukuka müracaat edeceğiz her zaman, hukuki yollar neyse bir zarara uğradık, mesela malımıza zarar geldi, canımıza zarar geldi
her zaman hukuka, şeriatın kestiği parmak neyse, işte şeriatın hükmü neyse ona müracaat edeceğiz insanlar kendiliklerinden ihkakı
hak, değil mi, davasında bulunmayacaklar, yani kendi kendilerine bu benim hakkımdır deyip kendi kendine şarilik, kendi kendine hakimlik kadılık taslamayacak, eğer
bir zarara uğradıysak hukuki yollara müracaat etmemiz gerekiyor, yani zararı güzeli, birkaç madde sonra gelecek, dediğim gibi
zarar izale olunur, bu da Efendimiz a.s.m. hadisine dayanıyor işte bu kaide de onunla yine alakalı zarar kadim olmaz, yani bir adet
olabilir bu, bir gelenek olabilir işte tahammül olabilir, çok eskiden beri kabul edile gelmiştir ama eğer ortada çok açık bir zarar varsa, insanlar
bundan zarar görüyor iseler mutlaka izale edilmesi gerekir, yani tabii bu niye böyle oldu, yani niye çok eskiden beri böyle
zarar verici bir icraat, bir fiil, bir uygulama devam ediyor onun da tabii muhtelif nedenleri olabilir, yani zat zamanında vaktinde ilk ortaya çıktığında
mesuller sorumlular üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmemiş olabilir, işte korkmuş olabilirler, insanlar birtakım çekincelerle şikayet etmemiş veya
görevliler vazifelerini yerine getirememiş olabilirler bunların hiçbirisine itibar olunmaz mutlaka zarar giderilmesi gerekir, evet
yani bu kadim kıdemi üzere terk olunur kaidesinin bir istisnası olarak zarar kadim olmaz diyoruz bir sonraki maddemiz 8.
madde, beraat-i zinmet asıldır, bunu çok duyarız değil mi, her gündelik dilde sürekli duyduğumuz sadece İslam hukukuyla da
ilgili olmayan, evrensel bir, zaten bu okuduğumuz kaidelerin hemen hemen hepsi öyle, İslam hukukunda benimsenmiş ama birçoğu yine, bütün
diğer hukuk sistemlerinde de 3 aşağı 5 yukarı karşılığını bulduğumuz benzer ifadelerini bulduğumuz, tarruma hukukundan itibaren gördüğümüz birtakım ilkeler
işte bu da böyle beraat-i zinmet asıldır işte bu Türkçe'de buna masumiyet karinesi, suçsuzluk ilkesi işte masumiyet ilkesi
deniyor, beraat malum berilik demek değil mi, beri, yani suçtan beri, işte alacaktan beri talepten beri olmaya
beraat deniyor zinmet de kişinin hukuki kişiliği, kişinin yani şahsiyet, hukuki şahsiyeti anlamına geliyor, şimdi zinmet
kelimesi üzerine biraz konuşalım şimdi zinmetin iki genelde bizim işte fıkıh kitaplarımızda zinmet kelimesini gördüğümüzde genelde iki mana bulunanlaşılıyor, birincisi
Türkçe'deki kişi anlamında yani şahıs anlamında yani şahıs hukuku diyoruz ya, şahıslar var, gerçek şahıslar var işte hükmü şahıslar var, bu anlamda
er, yani nefis, kişi manasına geliyor zinmet, bir de biraz daha böyle usuli daha böyle
temele esasa taluk eden bir diğer anlamı daha var, o da bir kimsenin hak ve hükümlülük
altına girmesine esas teşkil eden vazfah zinmet deniyor, yani zinmet nedir?
bir kimsenin lehinde
veya aleyhinde yani haklar veyahut da hükümlülükler, bu da leh aleyh bu manada, bir kimsenin bir takım haklara sahip olmasına
veyahut da bir takım hükümlülükler altına girmesine imkan tanıyan, yani kişiyi buna ehil kılan niteliğe zinmet diyoruz, yani bir
hukuki şahsiyet manasında kişi ne zaman zinmet sahibi olur?
bununla ilgili bizim fakihlerimiz usul alimlerimiz çok güzel
izahlar getirmişler işte bunu kalübelaya kadar götürüyorlar, değil mi?
hukuki olarak da, yani Cenab-ı Allah
diye hitap edince kalübela, bela diyor bütün nefisler orada Cenab-ı Allah'a evet diyerek karşılık veriyorlar işte orada sanki bir
tabi bu bir, bugünkü anlamıyla bir sözleşme değil ama işte buna ahit diyorlar, bir ahitleşme içerisinde olmuş nefisler Cenab-ı Allah'la bir sözleşmeye
taraf olmuşlar tabi bu mecazi bir sözleşme yani Cenab-ı Allah kullara teklifte bulunmuş, yani kulluk teklifinde bulunmuş nefislere, nefisler de
buna bela diyerek evet diyerek karşılık vermişler işte bunun sayesinde de bu sözleşmeyi, bu ahdi işte dünyaya taşımak
suretiyle insanlar yani dünyada varlıklarını elde etmekle o sözleşmenin bir tarafı olarak hukukta bir özne haline geliyorlar
yani hak sahibi ve yükümlülük sahibi birer fert, birer şahıs, birer özne haline geliyorlar, işte bu temele de zimmetleniyor, yani kişinin
Cenab-ı Allah karşısında haklara sahip, işte yükümlülükler altına girebilen ve tabi ki hukuk sistemi ne karşı
yükümlülük altına girmesini temin eden o temel, en temel niteliğe zimmet deniyor işte zimmet
sayesinde biz aslında varız, yani bir maddi bedenimiz var işte cesedimiz var işte etten kemikten oluşan bir bedenimiz var, bir de manevi
şahsiyetimiz var manevi kişiliğimiz var, yani bir cesedimiz bir de manamız var, işte bu mana kısmına hukukta bunun karşılığı
zimmet deniyor yani zimmet sahibi olmakla biz aslında kişi oluyoruz evet bu işte kişilik vasfı
buna bir şey demişler yine fakirler böyle bir itibari bir kap gibi, değil mi?
bir kap düşünün, bir işte kova gibi bakraç gibi bir kap düşünelim
bunun içerisine hakları koyuyoruz işte yükümlülükleri koyuyoruz mesela bir çocuk işte doğduğunda annesine babasına karşı hakları var onu işte koruyacaklar, kollayacaklar
büyütecekler, besleyecekler, terbiye edecekler işte maddi manevi anlamda onun yetişmesi için ellerinden gelen her şeyi yapacaklar annesine babasına karşı değil mi?
topluma karşı, işte devlet başkanına karşı herkese karşı haklar var. Nerede bu haklar?
Bunu hani bir tahkik etme adına, gerçek somutlaştırma adına böyle bir temsil getiriyorlar
diyorlar ki yani bu bir zimmet manevi bir kap gibi düşünelim bunu bunun içerisine işte haklar böyle konuyor, birikiyor, birikiyor ama ne zamana kadar?
işte temiz çağına kadar ne zamana kadar? işte blue çağına kadar değil mi?
o zamana kadar pasif olarak hep haklar orada birikiyor ama bir yerden sonra artık
orada yükümlülükler de birikmeye başlıyor değil mi?
hep almak almak olmaz bir yerden sonra artık vermeye de başlıyorsunuz yani lehinde ve aleyhinde demiştik ya, lehte haklar birikiyor, birikiyor
birikiyor, ne zamana kadar işte artık böyle aleyhte de yani yükümlülükler altına girmeye de hem bedenen hem de zihnen ehil hale geldiğinde
kişi orada artık yükümlülükler de birikmeye başlıyor, işte buna da ne diyoruz?
akil bali olmak yani mükellef fiyat dediğimiz şey bu
bir insan o manevi kabının gereklerini taşıyabilecek hale geldiğinde yani haklara ehil olmanın yanı sıra yükümlülükleri de
taşıyabilecek hale geldiğinde artık biz ona mükellef diyoruz akil bali olmak akıl sahibi olmak ve bulu uçağına erişmekle bu elde ediliyor
evet işte kız çocuklarında dimi asgari 9 yaşından itibaren erkek çocuklarında 12 yaşından itibaren işte bulu dönemi
başlıyor ama tabi hepsinde farklı farklı yaşlarda 17-18 yaşına kadar tahakkuk edebilir işte bali oldu, bulu uçağına erdi işte aklı da başındaysa artık
o hem ibadetler anlamında hem de hukuki medeni yükümlülükler anlamında tam bir mükelleftir Cenab-ı Allah'a karşı işte diğer
insanlara karşı topluma karşı işte hukuk hukuka karşı bütün yükümlülükleri ve hakları tabi ki üstlenir işte bunların hepsine
yani bütün bu hukuki şahsiyeti ifade eden o kişinin o manevi tarafına zimmet diyoruz işte bu zimmet tekrar kaideye
açılacak olursak, beraeti zimmet asıldır, nedir?
yani ast olan kişinin zimmetinin beri olmasıdır neden beri olacak? hak davalarından
işte alacak davalarından cezai takibatlardan beri olacak bu da bu yine bu kaide de önceki kaideler gibi
ıstıshap ilkesiyle alakalı ıstıshap neydi?
ipkâ-ı mâkân alâ mâkân yani bir şeyin bulunduğu hal üzere bırakılmasına
yani bir şeyin değişiklik olmadıkça başka bir hale geçmedikçe eski halin devamına ıstıshap diyoruz bir insan nasıl doğdu?
değil mi?
beri-ü zimme olarak doğdu, bakın burada yine bir islam akidesinin aslında bir esasına da yolumuz düşüyor yani tesadüf etmiş oluyoruz bütün insanlar
bu dünyaya beri-ü zimme olarak geliyorlar, yani zimmetleri beri olarak yani masum olarak geliyorlar değil mi? asli günah, hani hristiyanlardaki asli günah akidesi var ya
islamda asla böyle bir şey yok, bütün insanlar değil mi? dünyaya masum olarak gelirler, Cenab-ı Allah'ın işte yarattığı halife olarak dünyaya gönderdiği
her bir kişi, birer masum fert olarak gelirler, hatta Efendimiz ne buyuruyorlar?
kullu mevludin yûledu alâ fıtratin
yani her doğan fıtrat üzere doğar meşhur bir halimiz olan bir hadis-i şerif bunu alimlerimiz şöyle izah ediyorlar yani her doğan alâ fıtratin
tevhid, değil mi? tevhid fıtratı üzere doğarlar, yani aslında insan değil mi? kendi haline bırakıldığında değil mi? böyle menfi tesirler menfi işte
telkinler olmadığında fıtratı gereği tevhide zaten kendi kendine erişecektir o yüzden değil mi? pek çok kelam alimine göre de, zaten muhteciliğe
göre de, maturidî alimlerimize göre de zaten kişinin bir şeriatla muhatap olmasa bile, yani bir peygamberin tebliğine, vahye, işte Kur'an-ı Kerim
gibi işte Tevrat, Zebur gibi bir ilahi hitaba erişmese dahi, Cenab-ı Allah'ın varlığına ve birliğine
aklen ulaşmakla hükümlü, mesul diyorlar niye? çünkü insan öyle yaratıldı değil mi? yani tevhid üzere, tevhid fıtratı
üzere yaratıldığı için ve bu fıtrat gereğine beri olduğu için değil mi? zimmeti doğuştan itibaren belidir, zimmetinde hiçbir
sorumluluk, hiçbir günah yani hem Cenab-ı Allah'a karşı hem de insanlara karşı hiçbir mesuliyet, eksiklik, bir muhakabe, cezalandırma
soruşturma, kovuşturma gerektirecek hiçbir meşguliyetle muhatap değildir işte bunun aksi iddia edildiğinde mutlaka ispat edilmesi
gerekir, bunu tekrar hukuka taşıyalım, yani bir insanın asıl olan işte beraattir değil mi? asıl olan insanın zimmetinin beri olmasıdır, suçsuzluktur, masumiyettir
ne demek? bunun aksi iddia edildiğinde mutlaka delil ile, hüccet ile, beyine ile ispatlanması gerekir demek, bu bir alacak davası da olabilir
değil mi? A şahsı, B şahsından alacağı olduğunu iddia ediyor, burada ihtimal var değil mi? B şahsı ya bunu kabul edecek, ikrar edecek, evet
benim sanatçıya şu kadar borcum vardı diyecek veyahut da inkar edecek, inkar ederse, A şahsının müdde'i diyoruz buna, iddia eden tarafın delil getirmesi
lazım, bu da yine Efendimiz'in hadisinde geçiyor malumunuz, el beyyinetü alel müdde'i vel yeminü ala men enkara, değil mi?
iddia eden taraf
delil getirmek durumunda, niye?
çünkü siz iddia ile yeni bir şeyi aslında ileri sürmüş oluyorsunuz, yani falanca kişinin bana borcu var demek, önceden borçlu değildi, değil mi?
kimse doğduğunda, kimse kimseye borçlu olarak doğmuyor, değil mi?
bir devlete karşı borçlarımız doğuştan itibaren var, onun dışında gerçek şahıslar birbirlerine karşı
borçlu doğmuyorlar, yani A şahsının B şahsından alacak iddiası, eskiden olmayan bir şeyin, değil mi?
hadis olarak yani daha sonradan
tahakkuk ettiğinin iddiası anlamına geliyor bunun da kabul edilebilmesi için karşı taraf, işte davalı olan taraf, işte müdde'a aleyh dediğimiz
davalı taraf ya bunu kabul edecek reddederse de, değil mi?
iddiacı tarafın, müdde'inin mutlaka bir beyine, yani delil getirmesi lazım, nedir? ya iki şahittir
yazılı bir belgedir, işte senettir, resmi bir geçerli olan bir evraktır bunlar sunulduğu takdirde kişinin
iddiasında haklı olduğu kabul edilir mesela şey de olabilir yani kişi alacak davasında bulunuyor, alacak iddiasında
bulunuyor, karşı taraf müdde'a aleyh dediğimiz davalı taraf aslında bir borcu olduğunu kabul ediyor ama miktarda anlaşamıyorlar birisi diyor ki
bir milyon borcum var Öbürü diyor ki yok, benim sana 500 bin lira borcum vardı.
Burada 500 bin liralık kısımda müttefik oldukları için 500 bin lirayı aslında ikrar etmiş oluyor.
Kalan kısımda yani 500 binden 1 milyona olan kısımda yine eğer davacının hak iddiası devam ediyorsa o hususta yine beyine getirmesi gerekir.
Yani ihtilaflı olan kısım hangisiyse borcun aslında da ihtilafa düşmüş olabilirler, miktarında da ihtilafa düşmüş olabilirler.
Bu ihtilaflı olan kısımın kabulü için mutlaka delil getirilmesi gerekir.
Aksi takdirde mahkemelik oldularsa tabii iddia eden tarafın beyine sunamaması yani şahit getirememesi veya yazılı bir belge sunamaması halinde hakim diğer tarafa yemin teklif eder.
Bakın yemin de bir delildir yani.
Tabii kimin yemini?
Tabii artık günümüzde herkes ne Allah korkusu kalmış ne vicdan kalmış.
İnsanlar artık maalesef genel olarak yeminin de böyle manevi ağırlığının farkında değiller ama yemin gerçekten çok ağır bir şeydir yani.
Kendini bilen bir insan, kulluğunun idrakinde olan Cenab-ı Allah'a karşı hesap vereceğinin, ahiretin idrakinde olan, hesabın, mizanın idrakinde olan bir insan, bunlara gerçekten inanan bir insan zaten haksız yere asla yemin etmez.
Haklı yere bile olsa, böyle çok eskiden hikayeler anlatılır yani, birçok insanın mahkemede haklı olduğu halde yeminden geri durduğu ile ilgili menkıbeler anlatılır.
Ola ki belki haklıdır.
Mesela bir zattan böyle alacak davasında bulunmuşlar.
Aslında borçlu falan değil yani.
Biliyor, emin kendisinden ama karşı taraf belge de getirememiş.
Bu sefer hakim bu zata yemin teklif ediyor.
Yemin teklif ediyor ne demek?
Vallahi illahi benim bu zata borcum yok.
Yani iddiasında haksızdır dediğinde tamam dava düşüyor aslında.
Çünkü karşı taraf bir delil getiremedi.
Ama sırf bu yeminin manevi mesuliyeti altına girmemek adına,
çünkü Allah'ı şahit tutuyorsunuz, yani vallahi demek değil mi?
Allah'ı şahit tutmak demek, Allah adına yemin etmek demektir.
Allah'ın varlığına birliğin olan imanınızı siz yemin altında, yeminle birlikte taahhüt altına almış oluyorsunuz.
Ola ki belki ben yanlış hatırlıyorumdur, ola ki belki işte sehven, zuhul eseri bir şey olmuştur, ödedim zannetmişimdir, ödememişimdir gibi, sırf bu manevi mesuliyeti, yani o imanını, taahhüdünü harcamamak adına yemin etmedikleri böyle kıssalar, menkıbeler de anlatılır.
Yemin vermek gerçekten çok ağır bir şeydir.
Bir insanın öyle kendinden emin olsa bile, kolay kolay mahkeme nezdinde yemin vermek rahatlıkla yapılacak bir şey değil.
O yüzden hatta mesela İmam-ı Azam Hazretleri
belli davalarda yemin bile istenmeyeceğini söylüyor.
Çok ince, burada güzel bir şey var, İmam-ı Azam'ın iştahı adında, mesela diyor ki İmam-ı Azam, bir insan yemin ediyorsa bir konuda onu aslında bezli cari,
yani harcayabileceği, gözden çıkarabileceği bir şeyde insan yemin eder.
Yani öyle kutsallarımız vardır ki, bizim öyle değerlerimiz, öyle manevi anlamda hassas olduğumuz şeyler vardır ki, hem bu itikadi anlamda hem de şahsiyetimiz anlamında, bizim öyle değerlerimiz, öyle kutsallarımız vardır ki,
bunlarda yüzde yüz haklı olsak bile yemin teklif edildiğinde imtina ederiz.
Mesela namus meseleleri böyledir.
Mesela diyor ki İmam-ı Azam, bir kadının hakkında bir dava olsa, namusuyla ilgili birisi ona zina iftirası atsa falan,
bu gibi yerlerde diyor İmam-ı Azam, kadına yemin bile teklif edilmez.
Ne demek yani, yemin edebilirsin demek aslında senin onu gözden çıkarabilirsin anlamına geliyor.
Bu gibi hususlarda yemin dahi teklif edilmez demiş İmam-ı Azam.
Yani yemine iş düştüğünde aslında son çare olarak kişi bütün şahsiyetini, bütün değerlerini aslında
masaya, mühime ana da masaya koymuş oluyor.
Tabii hakkı, kendisinden bir şey istendiğinde yemin ederek o iddiayı, kendi aleyhindeki iddiayı savuşturmak gibi bir hakkı var ama tabii imtina da edebilir. O takdirde iddiacının, müddet tarafının talebini yerine getirmekle mesul.
Hasılı, beraat-i zimmet asıldır ve masumiyet karinesi esastır.
Kimse kimseye ilke olarak, borçlu değildir.
Kimse kimseye ilke olarak bir zarar vermiş değildir.
Bunun aksi iddia edildiğinde mutlaka ispatlanması gerekir.
Özellikle de ceza davalarında. Bu çok önemli bir ilke.
Masumiyet karinesi bu evrensel bir ilkedir.
Yani bütün hukuk sistemlerinde, bütün ülkelerde asıl olan insanların suçsuzluğudur.
Masumiyet ilkesi her zaman önde tutulur.
Özellikle de ağır ceza davalarında, eskiden idam gerektiren, kısası gerektiren, beden üzerinde tasarrufu, el kesme suçu gibi,
rejim gibi, celde gibi, beden üzerinde kalıcı hasar bırakan veya kişinin toplum nezdinde itibarını tamamen sarsan yerle bir eden böyle ağır ceza davalarında özellikle bu konuda çok daha hassas davranılır.
O yüzden mesela İslam hukukunda da bir alacak davasında iki şahit yeterliyken, bu ceza davalarında dört şahit aranır.
Yani böyle ceza davaları çok daha ağırdır.
Çünkü masumiyet ilkesi orada artık tamamen devreye sokulur.
Yani bir insanın katilliği iddia ediliyor, zina ettiği iddia ediliyor, el kestiği, hırsızlık yaptığı iddia ediliyor.
Bu gibi durumlarda dört şahit aranmak suretiyle,
yani masumiyet karı iğnesinin aksine geçirebilmesi için çok çok güçlü delillere ihtiyaç var.
Ama yine de böyle bir takım deliller olsa bile, yine de hakim masumiyet karı iğnesine göre hareket etmekle memurdur.
Bu konuda da yine Efendimiz'in bir talimatı var.
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam,
''İdra ul-hudude bişübhâd'' buyurmuşlar.
''Had cezalarını şüphe olduğunda düşürün.'' Yani bir haddi tatbik etmek için, işte bu kısası olabilir, rejim olabilir, celde olabilir, el kesme cezası olabilir.
Yani bu gibi cezai müideler,
kişinin bedeninde kalıcı etki bırakacak veyahut da toplumun nezdinde itibarın tamamen sarışacak, böyle büyük cezai davalarda eğer sanık lehine bir şüphe varsa bunu mutlaka kullanın.
Herhangi bir şüphe olduğunda had cezası tatbik etmeyin, buyurmuş Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam.
Evet, ''veraet-i zimmet asıldır'' kaidesi de bu manaya geliyor.
İnşallah önümüzdeki hafta yine bununla alakalı kısmen bir madde var, onunla devam edeceğiz.
''Sıfat-ı arzada asıl olan Adem'dir.'' diye bir kaide var, 9. kaide ile Allah izin verirse önümüzdeki hafta inşallah devam ederiz.