Paylaş:
27 İzlenme
Ders Tarihi: 27 Kasım 2025
Geçen ders
19. kaide:
Zarar ve mukabele bizzarar yoktur
20. kaide
zarar izake olunur.
bugün
21. kaide
Zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar
Bismillahirrahmanirrahim.
Euzubillahimineşşeytanirracim.
Bismillahirrahmanirrahim.
Elhamdülillahi rabbil alemin.
Vessalatü vesselamu ala rasulina muhammedin
ve ala alihi ve sahbihi ecma'in.
Ve bihi nesta'in.
Allahümme allimna ma yenfa'una benfa'una bima allemtena enneke entel alimul hakim.
Ve erinel haqqa haqqan ve rzuqna itteba'ah.
Ve erinel batile batilan ve rzuqna ictinabah. Ve cealna mimen yestemiunel qawla fe yettibiune ahsene. Amin.
Sallu ala rasulina muhammed.
Sallu ala tabibi kulubina muhammed.
Sallu ala şefii zunubina muhammed.
Amin.
Mecellenin kavaydi külliyesinden devam ediyoruz.
Geçtiğimiz derste 19. ve 20.
kaideleri okumuş idik.
19. madde zarar ve mukabele zarar yoktur. Bu madde, bu kaide Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam'ın
bir hadisi şerifinin aslında tercümesi oluyor.
Efendimiz la darara ve la drara buyurmuşlar.
Yani baştan, iptidaen
bir insanın başka bir insana bir kişinin başka bir kişiye iptidaen zarar vermeye hakkı olmadığı gibi zarara uğrayan tarafın da
karşılık olarak zarardan intikam almak adına karşılık olarak zarar vermeye de hakkı yoktur. Yani bir zarara uğrandığında bunun
hukuki olarak tazmini yoluna gidilmelidir. Yani kişiler kendiliklerinden zararın karşılığında bir zarar verme yoluna müracaat edemezler. Bunu
Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam neyi etmişler?
La darara ve la drara zarar yoktur ve mukabele bir zarar yoktur. Yani zarara zararla da karşılık verilmez.
Bir sonraki kaide de yine bunun devamı mahiyetinde addararı yüzel kaidesi yani zarar izale olunur. Mevcut bir zararın
mutlaka giderilmesi gerekir.
Bununla ilgili düzenlemeleri ihtiva eden bir kaideydi.
Şimdi bugün inşallah 21. kaideyi şerh etmeye gayret edeceğiz.
Bu da zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar manasında bir kaide addarurat tubihul mahzurat
Arapçası bu şekilde addarurat tubihul mahzurat zaruretler memnu olan şeyleri mübah kılar. Yani bir zaruret hali var ise
memnu olan, yasaklanmış olan, asli hükmü itibariyle yasak olan bir şey o zarurete binaen mübah hale gelir.
Kişinin içine düştüğü durumlar haramlar ve helallerle alakası bakımından 3 dereceye ayrılıyor. İşte zaruret
dediğimiz durumlar var.
Hacet dediğimiz durumlar var. Bir de tezin.
Tezini dediğimiz durumlar var. Zaruret nedir?
Zaruret kişinin
hayatı kendisine bağlı olan, yaşamın kendisine bağlı olduğu, yani ihlal edildiği takdirde hayata son verme riskinin
ortaya çıktığı veyahut da hayatı son vermese de yani kişinin ölümüne götürmese de hayatını ciddi manada zorlaştıracak. Yani yaşamını selamet içerisinde
sağlıklı bir şekilde sürdürmesini ciddi manada riske edecek, tehlike altına alacak olan durumlara zaruret deniyor. Böyle olmayan yani bunun altında
ama genel olarak bütün insanlar tek tek fertlerin değil de bütün olarak insanlığın bilküllüye baktığımızda ciddi manada gerek duyduğu, yine yaşamı
selametle vasat bir hayat standartı içerisinde sürdürmek için ihtiyaç duyulan şeylere de hacet deniyor.
Yani zaruret olmazsa olmaz
şeyler, haceti bunun bir derece altında ama yine genel olarak ihtiyaç duyulan şeyler.
Tezini olanlar da böyle olmayanlar.
Bunlara tekmiliyat da denir, işte
tahziniyat da denir, teziniyat da denir. Yani zaruret veya hacet derecesinde olmayan onların daha da altında olan
hükümlere, ihtiyaçlara yani gereklere de tahziniyat veya teziniyat denir.
Şimdi bu kaide insanların gerek fert fert
gerekse bazen böyle bütün toplumu ilgilendirecek şekilde veya kurumsal bir takım düzenlemeler yapılacak şekilde bazı asli
hükmü itibariyle haram olan bazı muamelelerin, bazı fiillerin kullanılması yasak olan bazı nesnelerin kullanımı gibi, yapılması yasak olan, haram olan bazı muamelelere
müracaat edilmesi gibi zaruret arz eden durumlarda asli hükmü haram olan şeylerin mübah hale gelebileceğini gösteriyor.
Bu sonra inşallah önümüzdeki hafta okuyacağımız maddede de bunu yine takit eden yani bunu yine sınırlandıran, çerçevesini çizen bir kaide daha okuyacağız.
O da zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur. Orada da inşallah göreceğimiz üzere yani zaruret ortaya çıktığında bir kimse zaruretle karşı karşıya geldiğinde
azimet hükmü olan haramlık geçici olarak yani o zaruretin arz ettiği sınırlar içerisinde mübah hale
caiz hale serbest hale gelebiliyor.
Şimdi bu açıdan yani zaruret durumunda haramlığın ortadan kalkması, yasaklığın
ortadan kalkması açısından fiiller üçe ayrılıyor.
Birincisi hiçbir şekilde haramlığı ortadan kalkmayan fiiller. Şimdi bu
kaideye koyduk ama bu mutlak bir kaide değil. Yani zaruretler memnu olan şeyleri, yasak olan şeyleri mübah kılar. Bu hiçbir surette yani istisnası olmayan
bir kaide değil. Yani mutlak bir geçerliliğe sahip her halükarda her durum ve şartta geçerlilik arz eden bir kaide değil.
Bunu şimdi üç kısımda
ele alacağız. Birinci haramlar yani memnu dediğimiz yasak dediğimiz bir takım fiiller var ki bunlar hiçbir durumda değişiklik arz etmez.
Yani zarureti ister zaruret derecesinde olsun ister hacet derecesinde olsun yani kişinin karşı karşıya kaldığı durumun derecesi ne olursa olsun hiçbir şekilde
ruhsat hükmü ortaya çıkmaz. Bunun mesela örneği başkasını öldürmek.
Şimdi birisi size silah doğrul diyor. Diyor ki git
Alanca'yı öldür.
Eğer onu öldürmezsen işte seni öldürürüm veya işte eşini öldürürüm çocuğunu öldürürüm çocuğunu öldürürüm işte kendisi veya birinci
dereceden yakınlarının hayatıyla canıyla tehdit etmek suretiyle bir kişiyi caiz olmayan bu şekilde caiz olmayan bir fiili
yapmaya zorluyor. Buna ne diyoruz?
İkrah değil mi? Zorlama.
Şimdi ikrah altında olsa dahi bir insan başka bir insanın canına
kast edemez. Yani ne onu öldürebilir ne de uzuvlarında kalıcı hasara yol açacak şekilde ona zarar verebilir saldırabilir.
Yani öldürmek zaten
caiz değil. Zaruret halinde de caiz değil. Yaralamak caiz değil. Zaruret halinde de caiz değil. İşte uzuvlara kalıcı veya işlev kaybına
yol açacak şekilde zarar vermek sair hallerde caiz olmadığı gibi zaruret hallerinde de caiz değil. Niye?
Çünkü insanların canı
birbirine eşit. Yani hiçbir insanın hayatı bir diğerinden daha üstün, bir diğerinden daha kıymetli olmadığı için kişi ikrah altında yani canıyla
tehdit edilse, hayatıyla tehdit edilse dahi gidip bir başkasını öldürmesi caiz olmaz.
Şimdi buna ikrah diyoruz.
Zorlama diyoruz. İkrah kendi
içinde ikiye ayrılıyor. Yani ikrah aslında bir ehliyet arızasıdır.
Yani kişi bilerek, isteyerek yapmadığı, yapmak zorunda kaldığı
bir takım fiillerden ötürü her zaman muahhaze edilmez.
Yani her zaman sorguya çekilmez.
Hukuken ve şer'an işte uhrevi olarak ve de dünyevi
olarak her zaman sorumluluğu doğmaz. Ama bu mutlak değil. Bazı durumlarda sorumluluk yine doğar, bazı durumlarda doğmaz. Şimdi ikrahın
derecesi açısından iki aşaması var. Yani bir mülci dediğimiz, zorlayıcı ikrah var.
Bir de mülci olmayan, yani kişiyi tamamen mecbur bırakmayan, zorlayıcı
olmayan ikrah var.
Mülci olmayan ikrah ne gibi?
İşte seni döverim, işte hapsederim, işte bir yerde alıkoyarım gibi kişinin
hayatını veya vücut bütünlüğünü tehdit etmeyecek derecede olan ikrahlara, yani tehdit de diyebiliriz buna işte bu tür zorlamalara ikrahı
gayri mülci deniyor.
Bu gibi durumlarda tabii ki hiçbir haram helal hale gelmez. Yani kişi dayak yememe korkusuyla, eziyete maruz kalmama korkusuyla
veya işte işinden atılmak gibi değil mi?
Bir takım maddi zararlara uğramamak gibi korkularla, bu gibi tehditlerle caiz olmayan bir şey işleyemez. Haram olan
bir fiili işleyemez.
İkrahı mülci dediğimiz, yani zorlayıcı ikrah kişinin hayatıyla tehdit edilmesi veya
elini keserim, kolunu keserim, işte gözünü oyarım gibi vücut bütünlüğünü ihlal edecek bir takım tehditlerle karşılaşması durumunda ya bizzat kendisinin veya
birinci derece yakınlarının bu gibi bir tehditle karşılaşması durumunda işte bazı fiiller caiz hale gelir değil mi? Mesela oruç tutuyordur değil mi? Orucunu bozabilir.
İşte namaz kılıyordur, namazını bırakabilir. Daha sonra kaza etmek üzere hayatını yani sürdürmek adına bu gibi durumlarda
bu tehditle karşılaştığı fiili işleyebilir. Ancak az önce söylediğimiz gibi bir takım yasaklar var ki, bir takım haramlar var ki en üst düzey
ikrah altında dahi olsa bunların işlenmesi caiz hale gelmez. Yani kişi kendi hayatını kurtarmak adına, kendi işte sağlığını temin etmek
adına bir başkasına gidip de zarar veremez.
Kimsenin canı bir diğerinden çünkü üstün değil.
Peki ikrah altında böyle bir
fiil işlendi diyelim. Yani caiz değil ama işlendi diyelim.
Burada ne gibi bir cezai müeyde doğacak? İşte burada suçun değil mi? Fiilin üç tarafı
oluyor. Bir fail dediğimiz kişi var. Yani ikrah altında kalarak suçu işleyen kişi var.
Bir zorlayan, mükrih dediğimiz o fiili
caiz olmayan fiili zorla işleten kişi var. Bir de işte mağdur olan taraf var. Yani birisi A şahsı, B şahsını zorladı.
Gitti, C şahsını öldürttü.
Bu durumda kısas veya diyet cezaları doğacak. Kısas kime tatbik edilecek? İşte öldüren kişiye mi tatbik edilecek? Yani ikrah altında
kalan kişiye mi tatbik edilecek?
Zorlayan, hakiki fail diyebileceğimiz yani fiilin gerçek müsebbibi diyebileceğimiz kişiye mi uygulanacak?
Yoksa her ikisine mi uygulanacak?
Bu gibi meselelerde fakirlerin bir takım böyle farklı iştahatları var.
Ebu Hanife Hazretleri diyor ki eğer
kişi salt alet konumuna kadar indiyse yani ikrah eden kişinin elinde ikrah eden, zorlayan kişinin elinde zorlanan kişi bir alet
mesabesine kadar düştüyse sanki kendisi bıçağı saplamamış da onu kullanarak saplatmış, onu kullanarak ateş ettirmiş. Bu dereceye kadar düştüyse Ebu Hanife Hazretlerine
göre burada kısas faile değil, yani ikrah altında bu fiili işleyen kimseye değil ama zorlayan gerçek müsebbibi olan kimseye
kısas tatbik edilir diyor.
Evet, yani ed-darurattu bihil-mahzurat zaruretler, mahzur olan şeyleri yasak olan şeyleri mübahkılar
ama bu mutlak bir hüküm değil.
A şıkkı dedik, değil mi?
Zaruret halinde dahi caiz olmayan bir takım fiiller var.
Şimdi bunun ikinci
kısmı, yani zaruret durumunda sağgıt olan bir takım fiiller.
Yani esas kaidenin gerçek şimdi örneğine geldik. Yani zaruret
durumunda işlenmesi caiz hale gelen, yani hürmeti haramlı kalkan. Bu da işte meşhur bildiğiniz malumunuz olan örnek, kişi
eğer aç kaldıysa ölümle yüz yüze geldiyse sağlığını hayatiyetini sürdürecek kadar haram olan nesnelerden
tenavül edebilir. Yani işte haram olan bir içki, değil mi?
Susuzluktan kurtulmak adına, yani ölmemek adına.
Haram olan işte bir murdar bir hayvan
etinden, işte haram kılınan yine bir takım hayvanların veya nesnelerin etlerinden istifade etmek suretiyle, onlardan yani yemek suretiyle hayatını
sürdürmesi caiz ve hatta gereklidir.
Canın muhafazası da şeriatın makasızlığından olduğu için bu gibi durumlarda hürmet
yani haramlık ortadan kalkar. Ama bunun iki şeyi var.
İki kıstası var.
Ayet-i Kerime'de buyurulduğu üzere böyle zaruret durumunda
karşılaşan, zaruretle karşılaşan kimsenin haddi aşmadan ve harama yönelik hiçbir niyet, hiçbir kasıt yani gönlünde hiçbir böyle teşviş
olmaksızın, tamamen mecburiyet altında kaldığı hissiyle hareket etmesi gerekiyor. Yani hayatını kurtaracak kadar çok sınırlı bir şekilde
ve hiçbir nefsani istek duymadan, zaruret hükmünden istifadeyle haramları burada tenavül edebilir. Yani zaruret durumunda
ortadan kalkan haramlığın hükmü bu şekilde.
Bir de bunun üçüncü kısmı, yani zaruret durumunda caiz hale gelen bir takım
fiiller de var ama bunlar az önce söylediğimizden farkı, dünyevi bir sorumluluk beraberinde getiriyor.
Mesela
hayatını kurtarmak için haram bir nesneyi kullanan kimsenin dünyevi herhangi bir mesuliyeti yok.
Yani mahkemeye çıktığında cezası yok.
Dünyevi herhangi bir uhrevi
olduğu gibi dünyevi de herhangi bir mesuliyeti yok.
Ama üçüncü kısmı, yani yine zaruret durumunda caiz hale gelen bir takım fiiller vardır ama bu
dünyevi mesuliyeti de beraberinde getirir.
Ne gibi? Yine aç kalan bir kimse, mecbur kalmış, zaruret durumunda gidip bir başkasının
eğer malını tüketirse, bir başkasının yemeğinden yer, bir başkasının ekmeğinden yer, bir başkasının
bahçesinden ürünleri alır. Caiz midir?
Caizdir. Yani hayatını kurtarmak adına ölmemek adına böyle bir şey yapması caizdir ama
bu durumda dünyevi mesuliyet yani hukuki mesuliyet doğar.
O kullandığı kadar malın değeri neyse, kıymeti neyse işte maddi bedeli
neyse onu sahibine tazmin etmesi gerekir.
Yani ben zaruret durumunda kaldım değil mi? Ben işte ne yaparsam caiz, zaruretler
mahsurları ortadan kaldırır.
O zaman benim burada hiçbir mesuliyetim yok.
Denemez. Yine inşallah ileride okuyacağımız bir diğer kaide de bunu düzenliyor.
Izdırar, gayrın hakkını iptal etmez. Bu da önemli bir ilke.
Izdırar hali yani mecburiyet hali, zaruret hali başkasının hakkının
iptaline bir kapı aralamaz. Mutlaka yani zaruret halinde olsa dahi bir başkasının malından bir başkasının mülkünden istifade edildiyse
onun tazmin edilmesi gerekir. Evet.
Bugünkü kaidemizin şerhi bu şekilde. İnşallah önümüzdeki hafta zaruretler kendi miktarlarınca
takdir olunur kaidesinden devam edeceğiz.
Rabbim helal dairenin dışına çıkma, helal dairenin içerisinde kalarak hiçbir şekilde
haramlara muhtaç kalmadan hayatımızı sürdürmeyi bizlere nasip eylesin.
Amin.
Allahümme
salli ala seyyidina Muhammed.