Paylaş:
209 İzlenme
Ders Tarihi: 18 Mart 2023
Şimdi haberdar ediyorum hocam.
Canım, derse başlayabilir miyiz?
Tamam, başlıyoruz.
Yutmadıkça sıkıntı yok.
Bismillahirrahmanirrahim. Başlıyoruz birazdan.
Bismillahirrahmanirrahim.
Bismillahirrahmanirrahim.
Bismillahirrahmanirrahim.
Evet, şimdi geçtiğimiz hafta namazın farzları konusunu bitirmiştik.
Vacipleri ve sünnetleriyle inşallah bu hafta devam edeceğiz.
Güzel bir tevafuk oldu.
Önümüzdeki hafta Ramazan-ı Şerif'e başlıyoruz inşallah.
Namazın hani ana erkanını, farzlarını, vaciplerini ve sünnetlerini böylelikle tamamlayacağız.
Önümüzdeki haftadan itibaren Ramazan boyunca inşallah oruç konusunu işleyeceğiz.
Vakte daha münasip olur diye.
Sonra inşallah Ramazan-ı Şerif'ten sonra tekrar namazın kalan konularına devam ederiz Allah'ın izniyle.
Şimdi geçen derste burada oturan bir abimiz vardı.
Bu namaz kılanın önünden geçme meselesi hatırlarsanız biraz konuşulmuştu.
Şimdi onunla ilgili birkaç dakika bir şeyden bahsedeyim.
Sonra bir mevzu daha var birkaç kardeşimiz sordu.
Onu da işleyip inşallah namazın vaciplerine geçeceğiz.
Şimdi namaz kılmanın önünden geçmek doğru değil.
Yani bunu biliyoruz. Peki bu nereden kaynaklanıyor?
Efendimizin şöyle bir hadisi var.
Lev ya'lemul ma'arru beyne yedeyi'l musalli ma'dha aleyhi le kâne en yekife erba'ine hayran lehum min en yemurra beyne yedeyi'l musalli
Diyor ki Efendimiz, eğer namaz kılanın önünden geçen ne gibi bir vebale uğrayacağını, başına ne geleceğini bilseydi kırk vakit durmak onun için daha hayırlı olurdu.
Yani bilseydi kırk vakit asla geçmezdi.
Bu kırk dakika mı, saniye mi, gün mü, yıl mı?
Onu Peygamberimiz temiz etmemiş.
Sadece kırk demiş.
Yani bu kırk saniye de olabilir.
Kırk dakika da olabilir.
Kırk gün de olabilir.
Kırk asır da olabilir.
Yani demek ki namaz kılanın önünden geçmemek lazım.
Şimdi yine ilgili bir hadis-i şerif.
Efendimiz şöyle buyuruyor.
Sallâhu aleyhi ve sellem.
Biriniz diyor, önüne sütre koyarak, sütrenin ne olduğunu söylemiştik.
Örtü, yani namaz kılanın tam böyle kaşının hizasına, gözlerinin hizasına gelecek şekilde koyduğu örtü.
Bir örtü koyarak namazlara durduğu zaman, eğer önünden birisi geçmeye çalışırsa, ona mani olur.
fe-in ebâ fel-yukâtiluhu.
Eğer illa geçeceğim derse, onunla çarpışsın.
Bayağı değil mi, ağır bir hadis-i şerif.
Yani illa geçeceğim derse ona mani olsun, gerekirse onunla çarpışsın.
fe-in nemâhu ve şeytânuhu.
O şeytandır.
Şimdi burası biraz gayba tahluk ediyor.
Tanıdığımız birilerine tabi şeytan muamelesi yapacak değiliz.
Burada şimdi Efendimiz'in bazı hadisleri var.
Aslında gaybdan haber veren hadisler.
Ama bizim normal kullandığımız cümleler suretinde Efendimiz bunları buyurduğu için, biz onları bazen zahirine yorarak, oradan da bazen yanlışlıkla fıkıh hükümler çıkarabiliyoruz.
Yani bu meşhur bir horozların ötmesiyle ilgili bir hadis vardır.
Onunla ilgili de bir ara bir tartışma dönmüştü.
Yani Hz. Peygamber horozun ötüşünü, şeytani bir sesle benzetiyor bir seferinde.
Bu genel bir ifade değil.
Bütün horozları buna benzetme, bütün horozları şeytandan nispet etme değil.
O bir seferinde Efendimiz'e bir şey görünmüştür.
Gaybdan bir şey ona zuhur etmiştir.
Ona binaen Hz. Peygamber bazen öyle sözler söyleyebilir.
Burada da ya da Efendimiz bir şeytanın bu şekilde musallat olduğunu gördü, etti.
Belki buna binaen söylemiş olabilir.
Yani bu ikinci sözden bir mutlaka savaşılması gerekir, çarpışılması gerekir şeklinde bir fıkıh hüküm çıkarmak doğru değil.
Zaten öyle çıkarılmamış.
Şimdi tabi bunu zahirine yorarak günümüzde bazı insanlar, işte Halim Şerif'te falan görürsünüz veya bazı camilerde.
Bazı insanlar gerçekten bu işin katileye, çarpışmaya kadar vardırıyor.
Bu doğru bir şey değil.
Zaten eğer amel-i kesire dönüşürse, namazı bozan şeylerden inşallah işleyeceğiz.
Namaz kılan bir kimsenin namaz dışı bir davranışı, geçene mani olmak da namaz dışı bir davranıştır.
Amel-i kesire dönüşürse,
amel-i kesiri filan şöyle tarif ediyorlar, dışarıdan bakan bir kimse bu kimsenin, namaz kılan kişinin artık namaz dışı şeylerle meşgul olduğuna kanaat edecek kadar.
Namaz haricinde eylemlerle meşgul olursa, artık onun namazı ifsada olmuş olur.
Yani önümüzden birisi geçtiğinde de yapmamız gereken şey, böyle çarpışmaya vardıracak kadar amel-i kesire bulaşmak olmamalı.
Şimdi burada bizim Hanefi mezhebi şöyle bir ölçüt getirmiş.
Eğer namaz kılan kimse, büyük bir mescitte veya sahrada,
yani böyle boş bir alanda namaz kılıyorsa, namaz kıldığı yerle, yani secde mahalli ile durduğu yer arasında geçmek haramdır.
Yani mesela Süleymaniye Camii'nde namaz kılıyorsunuz, önünüzde 15-20 saf boşluk var.
İleriden birisi geçebilir önünüzden.
Yani onun için haram olan, yani riayet etmesi gereken yer, namaz kılan kimsenin ayağının durduğu yerle secde edeceği yer arasındaki mekan.
Yani bir saf mesafesi.
Onun ötesinden geçebilir.
Herhangi bir mahsur yok.
Ama küçük bir mescitte namaz kılıyor ise, o zaman secde mihraba kadar, kıble istikametindeki duvara kadar önünden geçmemek gerekiyor.
Tekrar edelim.
Büyük bir mescitte veya boşlukta, sahrada namaz kılıyor ise bir kişi, secde edeceği yere kadar, yani yaklaşık 1-1.5 metre kadar bir mesafede namaz kılıyor.
Yani 1-1.5 metre kadar bir mesafeden geçmemek gerekiyor.
Ama küçük bir mescit ise, mahalle mescitleri gibi, burada namaz kılanın önünden hiçbir şekilde geçemeyiz.
Yani kıble istikametindeki duvara kadar önünden geçmemek lazım.
Malikilerin de görüşünü söyleyeyim.
Malikiler de diyorlar ki, eğer bir sütre koyduysa, sütre ile namaz kılan kimsenin arasından geçmemek lazım.
Ötesinden geçebilir.
Ama sütresiz namaz kılıyorsa, yine Hanefi mezhebindeki gibi, secde mahalline kadarki yerden geçmemek lazım.
Şafilerin, hammelilerin şeyleri de aşağı yukarı benzer.
Yani burada aklımızda şu kalabilir.
Eğer bir kimse sütre koyduysa, sütre ile arasından geçmeyeceğiz.
Sütre koymadıysa da, büyük bir mescitte isek, birkaç saf ileriden geçebiliriz.
Hiçbir mahsuru yok.
Ama küçük bir mescitte isek, yine önünden geçmeyeceğiz.
Kıble istikametine kadar, arasına girmeyeceğiz.
Evet, şimdi bu mevzu böyle.
Bir de, Şaban-ı Şerif'de, ikinci kısmında, oruç tutulur mu mevzusu var.
Birkaç kardeşimiz sordu.
Şaban-ı Şerif, Recep, Şaban, Ramazan, üç aylar orucu tutmaya çalışan kardeşlerimiz oluyor.
Tutmak isteyenler oluyor.
Efendi Hazretleri de tavsiye etti malumunuz.
Şimdi, Şaban ile ilgili, Peygamberimizin bazı hadisler var.
Riyaz-ı Salihinde de geçiyor.
Birçok sayı hadis kaynağında da geçiyor.
Bunların zahirine bakarak, Şaban'ın ikinci kısmında oruç tutulmaz, kanaatine kapılabiliriz.
Ama bu doğru değil.
Önce hadisleri okuyayım.
Şimdi Efendimiz, Türkçelerini okuyacağım hızlıca.
Peygamberimiz buyuruyor ki, sizden biriniz, bir iki gün öncesinden oruç tutarak, Ramazan'ı karşılamaya kalkmasın.
Ancak belli günlerde oruç tutmayı adet edinmiş olan birisi,
o gün yine orucunu tutsun.
Yani pazartesi, perşembe tutuyorsunuz mesela.
Ramazan'ın hemen öncesinde pazartesi, perşembe orucu denk geldiyse, hiçbir mahsur yok.
Yine devam edebilirsiniz.
Bu aynı şeyde de geçerli.
Mesela her sene kandil orucu tutuyoruz değil mi?
İşte Berat kandilinde, Regaib kandilinde, Mirac kandilinde orucumuzu tutuyoruz.
Mesela bir sene Cuma'ya denk geldi,
kandil günü.
Ne yapacağız?
Cuma günü tek oruç tutmak mekruh ya.
Tutabiliriz.
Çünkü bizim o adetimiz.
Her sene biz kandil günlerinde oruç tutuyoruz.
Cuma'ya denk gelse de, Cumartesi'ye denk gelse de, kendi adetimiz üzere, orucu yine tek gün, yani Cuma veya Cumartesi tutabiliriz.
Oradaki o süreklilik, alışkanlık, keraheti ortadan kaldırır.
Efendimiz ona işaret ediyor.
Eğer belli günlerde oruç tutmayı adet edindiyse, Ramazan-ı Şerif'in hemen öncesine gelse bile, yine orucunu tutabilir.
Konuyla ilgili ikinci hadisi şöyle.
Ramazan'dan bir iki gün önce oruç tutmayın.
Şimdi bu hadisi, dediğim gibi zahirini göre hemen okuyup, ya demek ki peygamberimiz yasaklıyor deyip,
Ramazan'dan önce orucu bırakmak doğru değil.
İzah edeceğim.
Ramazan'dan bir iki gün önce oruç tutmayınız.
Ramazan hilalini gördüğünüzde, oruca başlayınız.
Yani meşhur hadis-i şerif var ya, Ramazan'ın hilalini görünce Ramazan orucuna başlayın.
Şevval'in hilalini görünce de orucu bırakın.
Yani bayram edin diyor peygamberimiz.
Şevval hilalini gördüğünüzde oruca son verin.
Hilali görmenize bulut engel olursa, günü otuza tamamlayın.
Şer'i takvimde, kameri takvimde, kameri takvimde aylar 29 gün veya 30 gün çekiyor ya, bu eskiden astronomik yanılmaz hesapların olmadığı devirlerde,
hilalin hareketlerine bakarak insanlar tespit ediyorlar.
28. günün ikindiden sonra hilali gözetliyoruz.
Eğer görürsek hilali, ertesi gün ona yeni ay girmiş demek.
29. günü aynı şekilde yapıyoruz.
Eğer 29. günde de hilali göremezsek, bir ihtimal kalıyor.
Ayı otuza tamamlıyoruz.
Otuz bir çekmiyor.
Kameraya aylar otuz bir çekmediği için,
ya 29 gün ya da 30 gün.
İki ihtimalden birisi var.
Yani peygamberimiz onu buyuruyor.
Eğer bulutlu olur da göremezseniz, otuza ayı tamamlayın.
Şimdi diğer hadis-i şerif.
Bu çok açık.
İza bakiye nısfın min şaban felah tesumu.
Şabanın ikinci yarısında oruç tutmayın, diyor Erol Dede.
Peygamberimiz, Şabanın ikinci yarısında oruç tutmayınız.
Evet, son hadisi de okuyayım.
Ramazandan olup olmadığı belli olmayan günde, oruç tutan kişi Ebu'l-Kasım'a isyan etmiş olur.
Bu çok ağır bir hadis değil mi?
Tehdit içeriyor.
Yani Ramazan'ın olup olmadığı belli olmayan günde, oruç tutan kişi Ebu'l-Kasım'a isyan etmiş olur.
Şimdi bu hadisenin izahı şöyle.
Burada iki tane risk var.
Birincisi, özellikle Ramazan-ı Şerif'e birkaç gün kaldığında, bir gün iki gün kaldığında oruç tutmanın riski şu.
Ramazan orucu ile Şaban orucunu birbirine karıştırma riski.
Bahsettiğim üzere, Hilalin tam görülüp görülemediği zamanlarda özellikle, Şaban-ı Şerif bitti mi, Ramazan-ı Şerif başladı mı, bundan tam emin olamıyoruz.
Ama günümüzde bu sıkıntı yok.
Günümüzde artık takvimler, astronomik ölçümlerle kesin bir şekilde belirlendiği için, aslında günümüzde bu sıkıntı yok.
Ama yok, ben yine ayın Hilalin hareketlerine göre davranacağım derseniz, bu tavsiyelere, bu uyarılara dikkat etmeniz lazım.
Birinci riski bu.
Yani Şaban ile Ramazan'ı birbirine karıştırma riski.
Şimdi buradaki risk niye?
Çünkü biz oruçta niyet ediyoruz ya, orucun şartlarından birisi niyet etmek.
Şimdi biz farz oruca mı niyet edeceğiz, nafile oruca mı niyet edeceğiz?
İşte risk burada.
Tereddütlü niyet olmaz.
Ramazan niyette işlemiştik değil mi, niyet kesin olmalı.
Niyetin zaten kelime anlamı azim demektir, irade demektir.
Kesin karar vermek demektir.
Tereddütlü niyet olmaz.
Ya tutarsa şeklinde niyet olmaz.
Yani ben orucumu tutayım,
Şaban ise nafile olsun, Ramazan ise farz oruç yerine gelsin şeklinde bir niyet olmaz.
Bizim Nasrettin Hoca'nın yatı tarzı.
Yatı tarzı olmaz abi, mutlaka tutması lazım.
Evet, bu şekilde tereddütlü niyet olmayacağı için,
Efendimiz böyle yani Ramazan'a birkaç gün kala orucu bırakın diyor, Şaban'ın sonlarında.
Şimdi birinci risk bu.
Bu daha da tehlikeli bir husus.
Şimdi biz sanki haşa,
Ramazan orucu bize yetmiyormuş da, bir de Şaban'dan da biraz tutalım da, hani böyle ibadetimiz artsın gibi, kendi kendimize bir ibadet, yani farza neredeyse,
farz orucuna eşdeğer bir ibadetle kendimizi sanki böyle yük altına sokuyoruz.
Yani kendiliğimizden böyle farza eşdeğer bir ibadet sanki vaz ediyormuş gibi davranmış oluyoruz.
Yani Şaban-ı Şerif'in ikinci yarısında oruç tutulmasının yasaklanmasının, yani zahiren yasaklanıyor gözülmesinin bir diğer sebebi bu.
Yani biz Ramazan'da orucu sanki haşa yetmiyor,
bir de Şaban'ı tutalım gibi bir düşünceyle eğer buna kaplıyor isek, bu orucu tutmaya başlıyor isek bu doğru değil.
Ama zaten bunu bütün ulema, bütün mezheplerden, yani mezheb farkı gözetmeksizin bütün fakirler kabul ediyor ki,
eğer üç aylara başlama, yani üç ayları tamamen tutma niyetiyle başladıysanız, bu Hadis-i Şerif'in nehi kapsamına girmezsiniz.
İstediğiniz kadar tutun.
Yani Recep'ten başlayın, Ramazan-ı Şerif'in sonuna kadar tutun.
Bu hadisler size hitap etmiyor.
Yine aynı şekilde belli günlerde oruç tutma alışkanlığınız varsa, pazartesi, perşembe orucu gibi, bunlar da yine tutabilirsiniz.
Ramazan'ın hemen öncesine geliyor oluşu,
ona bir zarar vermez.
Bu mevzu da böyle.
Evet, devam Ercan Hoca.
Eyvallah.
Şaban-ı Şerif zaten kaç günümüz kaldı?
Perşembe günü.
İnşallah Ramazan'a başlıyoruz.
İnşallah akşamı sahurdayız.
İnşallah.
Ve teravihdeyiz.
Önce teravih, sonra sahur.
Evet, şimdi namazın farzlarını bitirdik, vacipleri ve sünnetleri mevzusuna geldik.
İlk dersimizde o dersin maalesef kaydını tutamamışız.
İlk dersimizde bu farz nedir, vacip nedir,
sünnet nedir, müstahap nedir, bunlar konuşmuştuk.
Şimdi bizim Hanefi fukahası, gerçekten çok teknik, hassas, hukuki düşünceleri çok gelişmiş fakihler oldukları için naslardan, yani ayet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden
hüküm çıkarılırken böyle belli ihtimaliyet aralıklarını gözeterek farklı hükümler, farklı bağlayıcılık düzeylerini ifade eden hükümler, hüküm kavramları tesis etmişler.
Yani kendilerine hüküm icat ediyorlar manasında söylemiyorum bunu.
Yani naslardaki emirleri ve yasakları
kesinlik derecelerine göre o ihtimaliyet aralıklarını gözeterek derecelendirmişler.
Mesela farz demişler, değil mi?
Vacip demişler, sünnet, müstahap, mendup diye aşağıya doğru iniyor.
Yasaklar da aynı şekilde, tenzihen mekruhla başlıyor, tahrimen mekruhla, ardından kesin yasaklar olan haramlarla nihayet buluyor.
Şimdi bu diğer mezheplerde böyle kategorik bir ayrım yok.
Yani onlar vacibi farz manasında kullanıyorlar.
Haramı bizdeki gibi böyle tenzihen mekruh, tahrimen mekruh şeklinde kesin olarak ikiye ayrılmıyorlar.
Ama mesela pek çok hükümde benzer kanaatleri onların da sevgilediğini görüyoruz.
Yani bizim mesela tahrimen mekruh, tenzihen mekruh saydığımız şeyleri
onların da, tenzihen demeseler de devamındaki izahlarından Hanefi mezhebine yakın görüşleri benimsediklerini görüyoruz.
Ancak Hanefi mezhebi bu konuda gerçekten çok hassas davranarak bir ayrım yapmış.
Farz, vacip, sünnet bu üç ayrım bizim için önemli.
Bu şu demek.
Eğer biz bir nassın, bu ayet-i kerime veyahut şerif olabilir. İkisi de olabilir yani fark etmez.
Sübutunda veyahut da vede diyelim.
Sübutunda vede, delaletinde yani manayi ifade edişinde hiçbir kapalılık, hiçbir yani B şıkkının muhtemelliği söz konusu değilse acaba şöyle olabilir mi diye soramıyor isek
tek bir anlam çıkıyorsa, herkes tarafından net bir şekilde, sarih bir şekilde anlaşılan tek bir mana çıkıyor ise buradan farz düzeyinde bir zorunluluk, farz derecesinde bir zorunluluk sabit olur.
Akhimus salati, namazı kılın.
Bu şey yani, kesin yani.
Kütübe aleykümus siyahı, oruç size farz kılındı, yazıldı.
Bunu başka türlü anlayamazsın.
Bunun tek bir manası var. Nedir? İşte oruç farzdır, namaz farzdır.
Bunlara farz diyoruz.
Şimdi bazı emirler var ki
bunların kaynağı olan naslar da ya sübut bakımından, yani delilin sabitliği, delilin nispeti açısından mesela bir hadis var diyoruz ama hadisin %100 peygamber efendimizden sadır olduğundan %100 emin değiliz.
Ya sübut sübut demek, bu demek.
Yani kaynağına nispetinin kesinliği açısından emin değiliz.
Veyahut da delaletinde bir ihtimali var.
Yani birkaç manaya gelebilecek bir ayet-i kerime.
Yani kesin zorunluluk da bildirebilir, tavsiye de bildirebilir.
İşte yapsanız iyi olur manasında bir mendupluk da bildirebilir.
Delaletinde bir zannilik varsa.
Yani ya sübutunda veyahut da delaletinde bir zannilik varsa bizim Hanefi fukarası demişler ki biz bunlara farz diyemeyiz.
Daha çok Arap diliyle alakalı bu delalet.
Aynen öyle hocam. Biz de tabi bu delaleti nasıl çıkarıyoruz? Orada da tabi dil bilgisi devreye gidiyor.
Yani hem Arapçanın yaygın kullanılan ifade kalıpları, hem kelimelerin anlamları, hem de bunun kullanıldığı ortam. O da çok önemli.
Mehallerden, tercümelerden.
Evet. Mehalle bakarak, haşa, yani dünyanın en saçma işi, mehalle bakarak hüküm çıkarmak.
Bir de hangi mehal, değil mi? 100 tane mehal var. Hepsinde farklı bir anlam veriliyor.
Bu ortam-bağlam meselesi de çok önemli. Ercan hocamız geçen haftalarda bu cihat hadisini izah ederken hatırlarsanız, ona değinmişti.
Yani bir hadisi şerif, nerede, kime hitaben, hangi ortamda söylendi, nasıl bir bağlamda söylendi, bunları tespit etmemiz lazım.
Aksi takdirde, haşa, Efendimiz'e bühtanda bulunmuş oluruz.
Farz ile vacip arasındaki fark bu. Yani eğer bir delilin sübütünde veya delaletinde bir zannilik varsa, yani ihtimaliyet zannilik kesin olmama söz konusu ise, Hanefiler diyorlar ki, biz yine bunun gereğince davranırız ama buna farz diyemeyiz, vacip deriz.
Bunun farkı ne? Peki yani farz ile vacip ayırmamızın pratik sonucu ne?
Amel bakımından bir farkı yok. Yani Hanefiler, farz dedikleri şeyleri yerine getirmek hususunda da, vacip dedikleri şeyleri yerine getirmek hususunda da aynı derecede hassaslar.
Ama farkı şurada, farzı inkar eden, Allah korusun, küfre düşer, vacip inkar eden küfre düşmez.
Çünkü orada bir zannilik söz konusu. Ama fahsık olur. Yani o da hafif bir şey değil. Onu da söyleyelim.
Fıska, fıskla itham edilir. Yani yaptığının yanlış olduğu kendisine ikaz edilir.
Şimdi bu kısa izahtan sonra namazın vaciplerine geçelim.
Yani namazın vacipleri dediğimizde, tıpkı farz gibi riayet etmemiz gereken hususları aslında kastediyoruz.
Onu hatırlatayım. Yani vacip demek, yapsak da olur, yapmasak da olur kabiliğinden gereklilikler değil.
Yine bunlara, farzlara riayet eder gibi vaciplere de riayet edeceğiz.
Şimdi sayalım. Birincisi, şimdi namaza başlarken ne diyoruz?
Allahu Ekber diyoruz. Buna tahrime tekbiri, iftitah tekbiri, tahrime tekbiri denir.
Namaz dışında yapabileceğimiz davranışlar artık bu tekbirden itibaren haram hale geldiği için buna tahrime, yani haram kılıcı tekbir deniyor.
Peki bu iftitah tekbirinin lafzı neden oluşmalı?
Allahu Ekber diyoruz. İşte Allah demek farzdır, Ekber demek vaciptir.
Yani Ekber kısmı vacibe karşılık geliyor.
Şey demiştik mesela hatırlarsanız, Allahu E'az, Allahu Ecel, bu gibi ifadeleriyle de namaza başlanabilir.
Çünkü Allah deyince farzı yerine getirmiş oluyoruz.
Fatiha suresini okumak vacip, bunu anlatmıştım kıraat konusunda.
Diğer mezheplerde farz.
Şunu da söyleyeyim, bizim vacip dediğimiz bazı şeyler diğer mezheplerde farzdır.
Bazı şeyler, yine vacip dediğimiz bazı şeylerde diğer mezheplerde sünnete karşılık gelir.
Mesela Fatiha-i Şerif'i okumak namazda, Hanefi mezhebinde neydi?
Vacip, diğer mezheplerde farz.
Bunu az önce teorik anlattığım şeyi burada isterseniz uygulamalı gösterelim.
Yani bu nereden çıkıyor?
Şimdi peygamberimizin şöyle bir hadisi var.
La salate illa bi fatihatil kitab.
Böyle farklı lafızlarla geliyor.
Semih hocamızın Fatiha tefsirinden de hatırlarsınız bu hadisleri, o da okumuştuk.
Yani Fatihatil kitap olan, Kur'an'ın açılış suresi olan Fatiha okunmadan namaz olmaz.
Şimdi bu bir hadis, sahih bir hadis.
Bunda sıkıntı yok, sıhhatinde herhangi bir şüphe yok.
Ancak bu hadis-i şerif ahad bir hadis olduğu için, yani mütevatir düzeyine, %100 kesinlik düzeyine ulaşmayan ahad bir hadis olduğu için, Hanefi fukası demişler ki, biz bu hadis-i şeriften de istinaden farz düzeyinde bir zorunluluk çıkaramayız.
Çünkü Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teala, Fakra'u ma teessiralekum buyuruyor.
Yani Kur'an'dan kolayınıza geleni okuyun buyuruyor.
Kolayınıza gelen bu şey bir ayet de olabilir.
Herhangi daha kısa bir soru da olabilir.
Yani Kur'an-ı Kerim'in emriyle, Hz. Peygamber'in bu hadis-i şerifi arasında, zahiren, ilk bakışta bir farklılık, çelişki demeyelim yine edeben, ilk bakışta bir tearruz derler.
O yüzden zaten çelişki demez bizim eski halimlerde.
Tearruz derler.
İlk bakışta böyle bir zahiri bir karşıtlık söz konusu.
Şimdi bunu nasıl aşacağız?
Kıraat farzdır. Fatiha okumak vaciptir.
Fatiha okumadan da kıraat farzını yerine getirebiliriz.
Ancak vacibi ihlal etmiş olacağımız için, ne yapmamız lazım?
Vacibin terkinde ne gerekiyor?
Sehir secdesi.
Farzın terkinde iade gerekir.
Mesela rükûsuz namaz kıldınız.
Sejdesiz namaz kıldınız.
Veya secdelerden birini atladınız.
Mutlaka daha sonra o namazı iade etmeniz gerekir.
Ama farzın tehirinde, sehir secdesi konusunda inşallah bir gün müstakil den isteyeceğiz.
Farz bir şekilde tehir edilirse, yani geciktirilirse, bir rükûn kadar geciktirirsek,
namazın erkanından birini, veyahut da bir vacibi terk edersek, sehir secdesi ile namazı ikmal etmemiz lazım.
Namaz gerçekten çok iç içe geçen, eylemlerden oluşan bir müessese.
En temelinde, merkezinde farzlar var.
Farzlar vaciplerle suret kazanıyor.
Biraz sonra inşallah vakit kalırsa deyince, sünnetlerle daha da tamamlanıyor.
Adabı ile daha da mükemmel hale geliyor.
Bunlar hepsi birbirini ikmal eden, iç içe geçmiş halkalar gibi de düşünülebilir.
Fatiha suresini okumak vacip demiştik.
Farz namazlarda, 2 rekatta kıraat farzdır.
4 rekatlı veya 3 rekatlı bir farz namaz kılıyor isek, bunlardan 2 rekatında kıraat farzdır.
Bu 2 rekatın da ilk 2 rekat olması vaciptir.
Mesela farza durduk, öğlenin farzını durduk.
İlk 2 rekatta daldık yani bir şey okumadık.
Kıraati terk ettik.
Aklımıza geldi.
3. ve 4. rekatlarda kıraati edebiliriz.
Fatiha ve zammı sureyi okuyabiliriz ama, seyir secdesi ile namazımızı ikmal etmek şartıyla.
Evet.
İlk 2 rekatın her birinde Fatiha suresi okumak vacip ve tekrarlamamak da vacip.
Yani bir kere okuyacağız, sonrasında zammı sureyi okuyacağız.
Fatiha suresi ile zammı suresi,
zammı sure arasında tertibi gözetmek de yine vaciptir.
Yani önce zammı sureyi, sonra Fatiha'yı okumak.
Bu da vacibin terki olur.
Yine seyir secdesi gerekir.
Zammı sure ifadesi biraz ne demek?
Kafanıza takıldı mı?
Dam Arapça'da eklemek demek.
Türkçedeki zam da oradan geliyor.
Fiyata ekleme yapıyorsunuz.
Dam ekleme.
Dammı sure.
Dammı sureti ilel fatihati.
Fatihaya bir sure eklemek.
Yani zammı sure ilave sure diye de ifade edebiliyorsun.
Evet.
Sonra Fatihanın farzlarda kıraati ilk iki rekatta vacip dedik.
Sonra Fatihadan sonra bir zammı sure eklemek de yine vaciptir.
Farzlarda ilk iki rekatta bunu yapacağız.
Vitir namazında üç rekatta yapacağız.
Nafile namazlarda hepsinde.
Farz namazların ilk iki rekatında zammı sure okuyoruz.
Vitir namazının bütün rekatlarında zammı sure okuyoruz.
Fatiha artı zammı sure.
Nafile namazlarda bütün rekatlarda.
Nafile namazlar aslında ikişer rekattan oluşan namazlardır.
2 artı 2 artı 2.
Bunu konuşmuş muyduk?
Aslında namaz ikişer rekattan oluşur.
Farzlarda 2 artı 2.
Yani o iki bir iki daha eklenerek dörde dönüşüyor.
O yüzden sefere çıktığımızda, yolculukta namaz ikiye düşebiliyor.
Yani aslında yine asli şeyine dönüşüyor.
Yani iki rekata yine dönüşüyor.
İki rekatın altına inmiyor.
O yüzden yani nafilelerde de işte bu ayrımın anlamı kalmadığı için yani nafileler 2 artı 2 artı 2 rekattan oluşan namazlardır.
8 rekata kadar nafile kılabilirsiniz tek seferde.
8'den fazlası.
Selamun Aleyküm.
Selamun Aleyküm.
Buyur.
Hoşgeldin.
4 rekatlı farz namazları son 2 rekatında
Fatiha okumak açık mı sünnet?
Sünnet.
Son 2 rekat da sünnet.
Teravih namazında örnek verecektim de 8'e kadar tek seferden, yekten
teravih namazı kılınabilir ama tabii hoş bir şey değil.
Ama 8'den fazlası mekruhtur yani.
20 rekat eskiden de mi tek seferde 20 rekatta kıldıran hocalardan bahsederlerdi?
Herhalde bilmiyorlar.
Yani Hanefi mezhebinde 8 rekattan fazlası mekruhtur.
En doğrusu 2-2 kılmaktır.
Efendimizin sünnetinden de yani sahabe uygulamasından bildiğimiz en doğrusu odur.
Onun için dedim yani nafile namazlar 2'şer rekattan oluşan parçalar gibi olduğu için
bütün rekatlarında Fatiha artı Zamm-ı Sure okuyoruz.
Evet.
Kıraatle ilgili geçiyorum. Yani namazın kıraat ile ilgili vacipleri bunlar.
Şimdi bir kimse yalnız başına namaz kılıyorsa
sabah, akşam ve yatsı namazlarını isterse cehri yani aşikar bir şekilde, isterse hafif bir şekilde okuyabilir.
Geceye kılınan nafile namazlar da böyledir.
Geceleyin bir kimse evinde, teheccüd olsun,
başka işte nafile namazı olsun, şükür namazı olsun kılarken isterse cehri okuyabilir.
İsterse de hafif okuyabilir.
Ama gündüz kılacağı nafile namazları hafif okumak durumunda.
Tabii gündüzleyin.
İster bu revatip sünnetler gibi namazın önünde sonunda namazla farzla birlikte kıldığımız sünnetler olsun.
İster işte duha namazı gibi, kuşluk namazı gibi sünnet nafile namazları olsun.
Yani gündüz kıldığımız nafilelerde kıraati gizli tutacağız.
Gizliden okuyacağız.
Ama gece kıldığımız nafile namazları da dilersek cehri okuyabiliriz.
Bu hanımlar için de söz konusu.
Hanımlar da evlerinde geceleyin
nafile namaz kılarken seslerini çok yükseltmemek kaydıyla cehri kıraati de bulunabilirler.
Öğle ve ikindi namazlarında ve gündüz kılacağı gizli olarak okunması vacip.
Buyurun.
Hocam hanımlar evde tek başına namaz kıldığı zaman başını örtmesi gerekir mi?
Tabii gerekir.
Şöyle bir mesele var.
İlk rekatta imama yetişemedim.
İkinci rekatta uyudum.
Sonra imam selam verip kalkıp ilave rekatı yaptığı zaman aynen patiha ve zammus sureyi okumak da yine parzı ve rivaç gibi.
Tabii.
İlk rekatta.
Kendimiz kılarken nasıl ilk rekatımızı kılacaksak soruyu tekrarlayıp kayda geçtik.
Abdullah babamız şunu sordu.
Mesbuk diyoruz buna.
Namaza sonradan katılan kimse.
Yani ilk rekata yetişemeyen kimseyi mesbuk denir.
İkinci rekattan itibaren imama yetişmiş.
Dolayısıyla ilk rekat bütün unsurlarıyla fevk olmuş.
Kıyamıyla, rükusuyla, secdesiyle ve dahi kıraatiyle fevk olmuş.
Yani kaçmış.
Sonra imam efendi selam verdikten sonra kalkıp o rekatı kişinin kılması lazım.
Kaçırdığı rekat birinci rekat olduğu için, birinci rekatta da kıraat olduğu için
ayağa kalkan kişi tek başına bunları kıraati de yaparak kaçan rekatı tamamlayacak.
Şimdi mesbukla ilgili mesbuk ayağa kalktığı zaman kıraat dışındaki diğer gereklikler bakımından
cemaatin bıraktığı yerden devam edecek.
Ama kıraat bakımından kendisine tabi.
Yani kendi eksik kalan kıraatini böylelikle ikmal edecek.
Bu tarz mesela namaza sonradan katılmış bir cemaat.
Burada mesela cemaat çok kalabalık.
Hani artık en son saftan girmiş mesela.
Kalktığı zaman da hani önünde bir sürü insanın arkasında bekliyor olduğunu biliyor.
Hoca selam vermeden mesela oturduğu noktada selam vermeden kalkıyor ki hani
bir an evvel namazı bitireyim diye.
Olmaz. Bir an evvel bitirir ama sonra bir daha kılması gerekiyor.
Evet. İmam efendi selam vermeden kalkamaz.
Şimdi burada bu olur yani hocam.
Niye öyle yapıyorlar?
Bilinçli, bilmedikleri.
Söylediğim sebepten dolayı dediğimi sana düşünerek soruyu tekrar duracağım.
Soruyu tekrar duracağım.
Çok kayda görüyorum.
Yanlış anlamamak için bir daha sorar mısınız?
Yani şöyle neydi tabir mesbuk.
Mesbuk.
Namaza sonradan katılıyor mesela.
Üçüncü rekatta katılıyor namaza ve cemaatin en son kısmında.
İnsanların geçişlerine mani olmayın diye.
En son tayyata oturulduğu sırada
insanların geçişine de mani olmamak için şey yapıyor mesela hani kalkıyor.
Daha hoca selam vermeden kalkıyor ki.
Anladım. Tamam.
Şimdi kardeşimiz şunu soruyor.
Cemaatte son anda yetişmiş.
Kalabalık bir cemaat.
Tekke-i şerifte de olabilir.
Büyük mescitlerde de olabilir.
Son safta
işte İmam Efendi selam verdikten sonra cemaat dağılacak.
Ona mani olmamak adına tayyattayken kalkıp hızlı bir şekilde kalan rekatları tamamlamaya çalışıyor.
Bu olmaz tabii.
Yani bu kişi namazını ifsad etmiş olur.
Çünkü cemaatin buna muktedi diyoruz değil mi?
Muktedi yani imama uyan kişi.
Cemaat olduğumuz zaman biz bağımsızlığımızı yitiriyoruz.
Bizim adımıza İmam adı üstünde.
Yani İmam Efendi bizim adımıza karar veriyor. Yani biz bütün
eylemlerinde imama tabiyiz.
Hatta Hanefi mezhebinde biliyorsunuz değil mi?
Kıraatte dahi cemaat imama tabidir.
Efendimizin hadisi var.
İmam damindir.
Yani kendisine uyanların hükümlerini, edalarını da üstlenir.
Tam Türkçesi garantör.
İmam garantördür.
Yani cemaatin namazını da kendisi üstlenmiştir.
Tabii kıraat açısından Efendimiz kıraati kastediyor.
Yoksa rükü, secdeyi değil.
Müezzin de güvenilir kimsedir.
Yani müezzin işte ezan okunduğu zaman namaz vakti girmiş diye itimat ederek namazımızı kılabiliriz.
Dolayısıyla cemaat imama uyduğu zaman harekatında,
sekenatında, kıraatinde, rüküsünde, secdesinde bütün hareketlerinde imama tabi olmalı.
İmam efendi selam vermeden de kalkıp eksik kalan harekatları tamamlayamaz.
Namaz ifsad olur yani.
Sonra tekrar iade etmesi gerekir.
Özellikle namazımda rükü görmüştüm.
Rüküde
İmam efendi Allah'a ihbar edemeden rüküye gidenler var.
Kalkacak.
Tekrar bir de İmam efendiyle bir daha gidecek.
Eğer önceden gittiğini fark ettiyse
hemen kalkacak.
İmam ile tekrar bir daha yapacak.
Yani İmam'dan önce eğilir.
Ve inelemezse yani İmam ile birlikte tekrar eğilmezse
namazı ifsad olur.
Bozulur.
Allah'a ihbar edildiğinde devam ediyor.
Onun namazı Allah korusun olmadı. İnşallah Rabbim kabul eder
diyelim de yani şekil şartları açısından olmadı.
Şimdi onu da tekrar hatırlatayım.
İlk derste bunu da konuşmuştuk.
Şimdi
biz iki tür hüküm ifadesi kullanıyoruz.
Bir farz, vacip, mendup, sünnet gibi ifadeler kullanıyoruz. Bir de
sahih, fasih, batıl şeklinde hüküm ifadeleri kullanıyoruz.
Şimdi siz bir hoca efendiye gittiğinizde işte bir müftüye, bir fakiye gidip meselenizi arz ettiğinizde
o size önemli olan senin niyetin.
Sen işte ibadet kastıyla bunu yapmışsın.
Allah kabul eder deyip sizi savuşturamaz.
Yani böyle derse de yanlış söyler.
O size değil mi? Şekil şartlarına göre namazın sonuçta Efendimiz'in talim ettiği bize emrettiği gereklikleri var.
Biz bu ibadeti yapıyorsak bütün unsurlarıyla
Hazreti Peygamber'den öğrendiğimiz gibi yapmak durumundayız.
Yani önemli olan niyettir, kalbindir.
Ya olur Allah kabul eder.
Allah kabul eder ama ben onu bilemem.
Kabul eder mi etmez mi?
Ben onu bilemem. O yüzden yani bir müftü, bir fakir kendisine bir soru sorulduğunda işte sahihtir,
fasihtir, batıldır ifadelerini o yüzden üzerine kullanır. Bu şu demek yani dünyevi açıdan bizim ilmimize göre, zahir ilmimize göre bu namaz oldu,
olmadı, işte eksik kaldı şeklinde cevap vermek durumunda.
İşin ahirete tealluk eden, Allah'ın kabul edip etmeyeceğini onu zaten biz bilemeyiz.
Evet.
Şimdi sabah namazında değil mi?
Cuma namazında, bayram, teravih, bitir namazlarında, bu namazların
bütün rekatlarında, akşam ve yatsı namazlarında ilk iki rekatında cehri Kur'an okumak, bu da vaciptir. Yani sabah namazında iki rekatı değil mi? Akşamın
ilk iki rekatı, yatsının ilk iki rekatı, bunlar da İmam Efendi'nin cehri Kur'an-ı Kerim okuması vaciptir.
Cemaate mahsus.
Ferden kılarsak da vacip değil.
Ruhsat var.
İmam Efendi cehri okumak
zorunda, bu saydığımız namazları.
Bunda zaten bildiğimiz şeyler de hani fıkhi hükümlerini söylüyoruz.
Sabah namazının, değil mi farzın, akşam namazının ilk iki rekatı,
yatsı namazının ilk iki rekatı, cuma namazı, bayram namazı, teravih namazları, eğer cemaat de kılınıyorsa bitir namazının yine bütün rekatları. Bunlar da İmam
Efendi kıraati cehri okumak zorunda.
Okumazsa, ya unuttu.
Oluyor değil mi bazen? Böyle bekliyoruz Hoca Efendi'nin kıraati başlayacak diye,
beklemiyor, şey okumuyor, unutmuş.
Sehir secdesi yapması gerekir.
Bakın namaz olur.
Farzla vacibin farkı işte burada.
Eğer biz buna farz deseydik,
o namazın iade edilmesi gerekecekti.
Ama vacip olduğu için sehir secdesiyle namaz itmam olur. Hiç tek başına kılıyorsa bu namazları.
Sabah namazı tek başına kılıyor. İsterse farz-ı cehriye okuyabilir kendine başına.
İsterse hafiye okur, gizli okur. İsterse sesli, ama tabii etrafı rahatsız etmeyecek şekilde sesli okuyabilir.
Diğer namazlarda da yani öğle namazının farzı, ikindi namazının farzı, akşam namazının üçüncü, yas namazının üçüncü ve dördüncü farzlarının rekatlarını da gizli tutmak yine vaciptir.
İmam efendi yanıldı. Üçüncü rekatta yine kıraate cehri başladı. Sehri secdesi yapması gerekir.
Münferid kılan kimse de mesela, öğleyi münferid kılıyoruz, tek başımıza kılıyoruz. Yanıldık, cehriye okuduk. Yine sehri secdesi yapmamız lazım.
Vitir namazı, Hanefi mezhebinde ne demiştik, vacip. Vitir namazının hem kendisi hem de kunut duası. Vitirde kunut duası okumak vaciptir.
Kunuta tabi olarak kunut tekbiri almak da vaciptir. Yani vitirde üç vacip var. Namazın kendisi vacip, kunut tekbiri, yani üçüncü rekatta kıraat bittikten sonra kunut tekbiri almak vacip ve kunut dualarını okumak yine vaciptir.
Bunlar, İmam-ı Azam Hazretleri sadece bunu vacip sayıyor. Diğer mezhepler de bu sünnettir. Yani vitir namazı biliyorsunuz şafilerde, diğer mezheplerde sünnet hükmünde ama onları da terk etmezler yani vitiri mutlaka kılarlar ama sünnet derler.
Kunut duasını bilmiyorsa ne okusun?
Kunut duasını bilmiyorsa yine onun yerine başka bir tesbih duası okuyabilir. Yani kunut duası okumak da vacip ama bilmiyor ise bir kimse, öğrenmesi lazım tabi ki en kısa sürede ama henüz dili dönmüyor bilmiyor ise onun yerine başka tesbihat duaları, Efendimizden rivayet olunan diğer duaları okuyabilir.
Dua niyetiyle dua formundaki ayet-i kerime de okuyacak mı? Kıraatı var mı?
Anladım. O biraz kıraat ile karışma riski var. Namazdaki okuyuşlarımızın 3 farklı statüsü var. Namazda biz bir kıraat olarak okuyoruz, bir tesbih olarak okuyoruz, bir de dua olarak okuma yapıyoruz.
Kıraat olarak okuma yapıyoruz, tesbihat olarak okuma yapıyoruz, bir de dua olarak okuma yapıyoruz. Bunları birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Yani kıraat mahallinde kıraat, nedir kıraat mahalli? Kıyamda olduğumuz zaman kıraat mahalli, kıraat etmemiz, yani ayet okumamız lazım.
Dua mahallinde dua okumamız, tesbih mahallinde rükû, secde gibi, bitir de bir tesbihdir yani. Tesbih mahallinde de tesbihatta bulunmamız lazım, daha doğru olur.
Aksi takdirde kıraat ile karışma riski var, o da uygun olmaz.
Hocam, sehif secdesini yapması gerekiyor ama unutulur. O zaman ne gerekir?
O zaman nasuh bir tövbe gerekiyor.
Sehif secdesi de unutulursa ne gerekir diye kardeşimiz sordu.
Yani namaz eksik olmakla birlikte tamamlanır. Yani kâmil olmaz, eksik olmakla birlikte tamamlanır. İfadesi çelişik oldu.
Yani kâmil bir surette kılınmış olmaz ama bir şey de gerekmez.
Bir sonraki namazın da daha dikkatli olması gerekir.
Ezanı şeref edin yani.
Hocam sizin derslerde çok soru çıkıyor.
Valla ben cevap verirken Erhan dede ne diyecek diye korkarak cevap veriyorum.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Ezanı şeref edin.
Namazın vaciplerini burada bitirdik. Elhamdülillah. Sünnetler kaldı. Artık vaktimizi çok aşmayalım. Burada inşallah iktifa edelim.
Önümüzdeki hafta cumartesi değil, çarşamba günü inşallah. Hilmihan dersi olacak. Allah izin verirse çarşamba günü buluşmak üzere.
Dersler 6'da başlayacak. Yarım saat 40 dakika kadar. Ardından inşallah usulle geçeceğiz.